Tuesday, December 26, 2006

Tango ve Cash


Ahh ahh. bu da deli gibi özlediğim filmler arasında. bir ara bayaa aramıştım bu filmi ama bulamamıştım. Bulup da bana ödünç verenin kırk yıl kölesi olurum. küçükken karar veremezdim hangisine daha hastayım diye. Bunların elektrik telleriyle hapistan kaçma sahnesi vardı, hiç unutamam onu. Repliği de veriyim:
cash: you don't know anything about electricity, do you?
tango: no.
cash: as long as you're only touching one wire and you're not touching the ground, you don't get electrocuted.
[thinks about it for a moment]
cash: um, right?
tango: i don't know.
cash: i don't either.

heh heh:) Bir de farklı bir sahneden bu vardı

cash:bir iyi bir de kötü haberim var.. önce hangisi?
tango:önce kötü olani söyle..
cash: benzinimiz bitmek üzere..
tango:lanet olsun! iyi haber ne peki?
cash:benzinimiz daha bitmedi..

Bir de Sinek vardı. Süper rahatsız bir filmdi. Onunda hasretiyle yanıyorum uzun süredir. Kölelik 80 yıl etti.
Bir de Kurt Russel'ın adada geçen bir filmi vardı. Korsandı galiba adam. Tek gözünde bandı vardı. Filmin adını hatırlayamıyorum bir türlü. Onun da hastasıydım. Etti 120.
Eğer şanslıysam 143 yaşında özgür olabilirim.

Monday, December 25, 2006

:)


My name is Sayid Jarrah and i am a torturer

system failure


ev iş, iş ev, iş ev sinema arasındaki programlanmış döngüyü çok başarılı ve sorgusuz sualsiz bir şekilde sürdürebileceğimi düşünürken kendi kendimi göt ettim bir kez daha. sanırım tamamen doldu içim, yeterince büyüdü. kendimi uzun süreler boyunca boş boş duvarlara bakarken yakalıyorum artık. Sistem bizi embesil yapıyor, sistem bizi yağmur adam yapıyor. Boynumuzu hafifçe sağa eğiyoruz ve tek bir noktaya bakabiliyoruz farketmeden. Sağ gözümüzden ince bir gözyaşı süzülürken, ağzımızdan kazağımıza akan incecik salya hayatın hiç de romantik olmadığını kanıtlayabiliyor mesela. Sonra gece yatağına yattığında bu sefer duvara değil de başucundaki dünya haritasına bakıyorsun. Hiç gidemeyeceğin bir nokta seçiyorsun. Uçak parasının senin üç maaşın olduğu bir nokta. Şili mesela. Valporaiso. O noktaya bakarak uyuyakalıyorsun. Keşke insan parmağını haritaya yaklaştırdığında bir güç içeri çekse onu. Boyut değiştirsek. Şu ana kadar bildiğimiz herşeyi de silseler hafızamızdan. Yepyeni, saf birer beyincikten ibaret olsak. Olamayız tabi. Parmak haritada kalır. Hiç gidemeyeceğin ülkenin üzerinde asılı kalır parmak. Üzerindeki baskı artar. Toplum, din, aile doğduğundan beri seni içine attıkları ne varsa büyük baskı yaratır üzerinde. Kimse farkına varmaz. Sistem seni Clark Kent yapar. Telefon kulübelerini bulamazsın etrafta.
Bundan sonra her komik lafımdan sonra gülme efektleri bekliyorum. Her öpüşmemden sonra romantik bir şarkı bekliyorum. Her korktuğumda keskin keman sesleri bekliyorum. Ayrı bir ev bekliyorum. Arkadaşlarımdan oluşan karşı komşular bekliyorum. Huzurlu bir şehir bekliyorum. Yaratıcı bir iş ve karşılığında insanı sömürmeyen bir maaş bekliyorum. Savaşsız bir dünya bekliyorum. Sakin, mutlu bireyler bekliyorum. Saygılı şöförler ve insana birazcık değer bekliyorum. Ve hayallere açılan tek kapı para olmasın istiyorum. Buralardan gidebilecek maddi güç istiyorum Devlet Baba. Anamız ağlıyorsa anamızı alıp gidebileceğimiz gücü ver bize.

Friday, December 22, 2006

Amerikalı yazar, şair ve filozof Ralph Waldo Emerson (kendisi 1803-1882 yılları arasında yaşamış) demiş ki: "Arkanda bırakabileceğin en önemli miras "başarmış" olmaktır. Ve bunun yolu ne kariyerden, ne de paradan geçer.
Tek bir kişi bile olsa, biri senin varlığından ötürü daha rahat nefes alabiliyorsa işte bu başarmış olmaktır."

Horray!

Thursday, December 21, 2006

finding neverland


j. m. barrie: just a dog? rufus dreams of being a bear, and you want to shatter those dreams by saying he's just a dog? what a horrible candle-snuffing word. that's like saying, "he can't climb that mountain, he's just a man," or "that's not a diamond, it's just a rock."

Tuesday, December 19, 2006

stranger than fiction

anlamsız klavye stresimden sonra dünyanın en ezik 13 YTL'lik ama o parayı bile haketmeyen klavyesinden sizlere bildirmekteyim. klavyeye çay döktüm diye bu kadar stres yapmam da anlamsızdı. sonra kendime "off ayı bengü" diyip klavyeye de "it" demem de anlamsızdı. Sonra asıl işim klavye kabusuna bir çözüm getirmek olduğu halde hayvanlı küfürlere kafa yormam da anlamsızdı.
acaba yabancılar hayvanları kullanarak küfür ediyor mu yoksa sevgili ülkeme mi ait bu diye düşündüm. (sevgili kelimesi alaycı bir şekilde söylenmiş ama alaycı bir şekilde yazılamamıştır)
ne biliyim işte it, öküz, ayı, dana, davar,eşek fln daha düşünsek çıkar hatta. bir yabancıyla tanışır tanışmaz soruyum ben bunu. merak ettim şimdi.
yapılacak çevirilerim var benim. uğraştığım şeylere bak. sıkılıyorum. bütün nedeni budur saçmalıklarımın. hasret güzel birşey değil. yaşamak istediğim tek hasret gurbet hasreti. burdan gidiyim de o hasret öldürmez beni zaten. en fazla 1-2 hafta sürer, geçer sonra.
bi de geçen gün bütün bayıklığımıza rağmen handan hanımla "stranger than fiction"a gittk. taptık, bayıldık ve yine her sevilen filmde olduğu gibi kıskandık. ve yine her sevilen filmde olduğu gibi hayatımızın bir filme konu olamayacağını, olsa da kimsenin bu filme para baymayacağını hissettik içten içe. ama belki gençturkcell kurtarırdı durumu. 23 senelik hayatımız değmezmi yani 3.5 YTL'ye. O zaman değmesi için uğraşalım. Belki banka soyarım ben yarın. Hatta adam gibi 10 YTL verip girsinler diye 1 sene içinde ilk kadın seri katil bile olabilirim. Acele yönetmen, ışıkçı, kameraman ve figüran aranmaktadır. Gelecek yıl Oscar benim.
this is a story about a man named Harold Crick and his wristwatch

Friday, December 15, 2006

ozan ve ben

Salzburg'da otobüs beklerken hemen makinenin içine girip çekmiştik bu fotoğrafı. Seviyorum ben zaten o makineleri. İkimiz de tam birer tosuncuk gibi çıkmışız. Özellikle benim suratımı sanki 30 tane arı sokmuş gibi. Neden o kadar şiş anlamadım. Yanağımın sol tarafındaki devasal sivilce de interrail'in son günlerinin meyvesidir. Zaten dengesiz beslenmeler, adam gibi temizlenememeler ve Salzburg'da kaldığımız çadırda gördüğüm bilimum sülük ve fareden sonra ertesi gün sivilce büyümüştü, akabinde mide krampları başlamıştı. Ah ahh o bile güzeldi. nasıl özledim anlatamam. Sanırım bu yazı hayatım boyunca unutamayacağım. Hayırlısı Mayıs 2007'nin başına.

tabi ki de daha güzel fotoğraflarımız var ama nedense çok seviyorum bunu. ibiş gibi çıkmış olsam da.10dk'da bir bu fotoğrafa bakıyorum. Zaman nasıl geçecek diye üzülüyorum. Sonra daha fazla üzülmek için bülent ortaçgil'den de sensiz olmaz ı açıyorum. 10 dakikada bir. üzülmeyi hiç sevmem oysa ki. hayat ne garip değil mi, fotoğraflar şarkılar fln.

Wednesday, December 13, 2006

devrik cümle imparatorluğu!

bir sürü birşeyler yazasım var ama dondum kaldım sanki. hiçbirşey çıkmıyor. çok üzülüyorum ben, hem de şimdiden. nolur çalsın şu telefon artık. salak saçma bir nezle oldum üstüne. böyle insanı sefil edecek cinsten. başımı eğiyorum bir litre sıvı akıyo burnumdan su gibi. böyle gözlerimin altı morlaştı, hareketlerim yavaşladı, kafamı taşıyamıyorum. Sefil bir böcek gibiyim. biri gelse ezse sallamam su an. sanırım eve gidip annemden şu buharlı viks olayını yapmasını isteyeceğim. küçükken amma nefret ederdim ondan. hala ediyorum gerçi.
telefon çaldı. o zannettim heyecanlandım. Çantamın içindeki telefona erişmeye çalışırken ıslattım çantayı da. hastalanınca insanın burun delikleri mi büyüyor ne, insanüstü bi iğrençlik gösteriyorum burda. insan kendini yalnız ve mutsuz hissettiği bir dönemde üstüne de böyle salya sümük nezle olunca dünyanın en acınası insanı haline geliyor.sefil böcek bengüden bir de şarkı öneriyim size.
gerçi ağlaya ağlaya radiohead-creep de diyebilirim ama böyle bir rezilliği yapmadan daha karizmatik bir şarkı öneriyim size.
Mansun- wide open space

aslında pick up the phone'da fena olmazdı. gerçekten bu şarkı önerilerimi dikkate alan var mı acaba. sanmam. hadi bi de last fm'imi veriyim size.
http://www.last.fm/user/moira_8/

yandaki link'e koydum ama nedendir bilinmez milli eğitim bakanlığının sitesi çıkıyor açılınca. hack'lemişler blogspot'u heh heh.
kırolaşmak istiyorum gel tezkere diye ama ayrılığın taze acısı engelliyor. ne kadar zor bir ayrılıktı:(

Monday, December 11, 2006

ocean cloud


"You can take all the boys and the girls in the world
And I'll trade them this morning for my sweet Ocean Cloud
I've seen too much of life
So the sea is my wife and a sweet Ocean Cloud is a mistress I'm allowed
for now."


Marillion: Ocean Cloud / Marbles
kelt müzikleri, johhny cash, e.t, spielberg, star wars, yüce steve, irlanda, iskoçya, lost, arrested developement, beppe, hollanda, wow ve bunun gibi birçok şeyi duyduğum zaman içim acıyacak ama sadece bir süreliğine. ve sonra herşey eskisinden güzel olacak.
o karlı günde sahilde kocaman beyazlığın ortasında yalnızca ikimiz, sanki bu dünyada sadece ikimiz varmışçasına oturacaz. O "bu bir film olsaydı şu an the end yazısı çıkardı" diyecek. Bende "fonda da last kiss çalardı" diyeceğim. Eskisi gibi:) ve gerisi bir öpücükle hayat bulan masalda olduğu gibi
and they lived happily ever after

Friday, December 08, 2006

8 Aralık

salak saçma, stresli bir gün bugün. sabahtan beri açılmayan kara kuvvetliği komutanlığı sayfası kanser edicek nitelikte şu an. yine de içime iyi şeyler doğuyor. Ne kadar kötü olabilir ki. Sanırım çok bahsetmemeliyim bu konudan. off kötü bir gün
8 Aralık.
Bir de tarihte önemli bir yeri var bu günün. 26 sene önce John Lennon bu tarihte hakkın rahmetine kavuştu. Yoko ve Sean Lennon bunu okuyorsanız tekrar başınız sağolsun, allah kolaylık versin valla. ve sus bengü.
i guess i'll take a sad song and make it better

Tuesday, December 05, 2006

the dude relaxation

i'm not mr. lebowski; you're mr.lebowski. i'm the dude. so that's what you call me. that, or duder. his dudeness. or el duderino...

Monday, December 04, 2006

Saate baktım çıkmama az kalmıştır diyerek. 3 saat daha var. Zaman geçmiyor bugün. Boş boş bakıyorum ekrana. Okuduğum, yazdığım hiçbir şeyi anlayamıyorum. Nefret ediyorum kendimden. Arada bir toparlanmak için Marillion biletime bakıyorum. İşe yaramıyor. Düşünmeden edemiyorum. Keşke gitmese. Sonra indesign'ı açıyorum, hala çıkması beklenen ama bu tempoyla bitmesi imkansız olan ve belki de hiç çıkmayacak dergi üzerinde düzeltmeler yapıyorum. Ve üzülüyorum, keşke çıksa dergi. Birşeyler yazıyorum anlamadan. Olmuyor, siliyorum, tekrar yazıyorum, tekrar siliyorum. Keşke gitmese. Zaman böyle geçiyor işte. Ve ben yaşadığım eve katlanamıyorum artık. Neden katlanamıyorum. Yalnız kalmak güzel olmalı bir evde. Sıkılıyorum. 12 gün sonra rejime ve spora başlıyorum. Belki hayat daha güzel olur ama sıkılıyorum. Keşke hiç gitmese. Onunla birlikte sahip olduğum herşey uzaklaşacak benden. Onsuz nasıl geçer ki 6 ay. Ama sadece 6 ay sonra hayat eskisinden daha güzel olacak değil mi. Evet, öyle olacak. Biliyorum...
Cumartesi gecesi itibariyle Marillion biletimi almış bulunmaktayım. Söylemesi garip oluyor
"Benim Marillion biletim var, Marillion konser biletim var" inanması zor.
Gidiyorum:)

Friday, December 01, 2006

hurt

I hurt myself today to see if I still feel. I focus on the pain the only thing that's real. the needle tears a hole the old familiar sting. try to kill it all away but I remember everything.what have I become? my sweetest friend. everyone I know, goes away in the end. and you could have it all my empire of dirt. I will let you down I will make you hurt. I wear this crown of thorns upon my liar's chair. full of broken thoughts I cannot repair. beneath the stains of time the feelings disappear.
you are someone else I am still right here
what have I become? my sweetest friend. everyone I know goes away in the end. and you could have it all my empire of dirt. I will let you down I will make you hurt. if I could start again a million miles away. I would keep myself I would find a way.

Biraz önce Nine Inch Nails versiyonunu dinledim. O da güzelmiş. Ama Johhny Cash'inki kadar değil. Adam o kadar acıklı söylemiş ki, ölmeden önceki son şarkısı gibi, öleceğini bile bile... onun şarkısı olmadığını bilmek şaşırtıcı.

Klibi de insanı fena yapıyor. Yaşlanmak istemiyorum:(

http://www.youtube.com/watch?v=SmVAWKfJ4Go