Thursday, October 23, 2008

neler?

Bakalım son zamanlarda neler yaptık:
Uzun zamandır izlemek istediğim Coen Brothers harikası "No Country For Old Men " izlenildi. Şu ana kadar izlediğim bütün Coen filmlerinden çok daha farklı bir film. Genelde şiddet barındıran sahnelerde bile inceden espirileri dayatan filmlerine nazaran bu filmde yüzümde en ufak bir tebessüm belirmedi. Son derece ciddi, şiddet dolu ve bazen rahatsız edici bir film. Film 3 ana karakter üzerinde dönüyor. Bu üç karakterin hepsi birbirleriyle bağlantılı ama hiçbir sahnede biraraya gelmiyorlar. Filmin en çok etkilendiğim kısmı bu oldu sanırım. İzlerken buna dikkat edin. İlginç..."Durmadan akıp giden günlük dünyanın gerçekliğine ve kalıcılığına inanmak budalalıktır."

Bir de böyle bir kitaba sardım. Tom Robbins'den Parfümün Dansı. Bir zamanlar herkesin elinde dolaşan popüler bir kitaptı. Okumam için popülerliğinin geçmesi lazımdı. (Mesela seneye de Da Vinci Şifresini okumayı düşünüyorum.) Herneyse son zamanlarda üzerinde çokça düşündüğüm bir konunun bu kitapla karşıma çıkması beni pek sevindirdi. Buyrunuz yukarıda belirttim. (meraklıları için sayfa 103) Bu konunun iyice ele alındığı uzun bir paragrafı ise sayfa 109 ve 110 da bulabilirsiniz...

Koyu bir Beatles hayranı olmama rağmen bu filmi izlemek için 3 günümü ayırmam gerekti. 1968 yapımı Yellow Submarine'i baştan sona ara vermeden izleyebilen bir allahın kulu varsa ona hemen bir plaket verebilirim. Yani herşey çok güzel ama eğer karşınızda psychedelic bir çizgi film varsa ayık kafalı olmanız farketmiyor, anında lsd semptonlarını göstermeye başlıyorsunuz. Yine de Beatles'ı çok seviyoruz ve bize büyük mutluluk veriyor, ve hepimiz sarı bir denizaltında yaşıyoruz. Bakınız semptonlar bir türlü bitmiyor.
Old Fred: Oh! Frankenstein!
Ringo: Yeah, I used to go out with his sister.
Old Fred: His sister?
Ringo: Yeah, Phyllis.

John: Break the glass.
George: We can't!
Paul: It's Beatle-proof.
John: Nothing is Beatle-proof!

Sunday, October 19, 2008

pms

Ayın belirli günleri kadınları bekleyen ağır iç sıkıntısı muhtelif özgüven sorunlarına yol açabiliyor. Özgüven sorunu ve iç sıkıntısı birleşince insan anatomisi yardım çığlıkları atmaya başlıyor. Günlük alınması gereken kalori miktarı 1500 ise bu sayı 4500 oluyor mesela. Ya da atıyorum günde beyninizin binde 1'ini kullanmanız gerekiyorsa eğer bunu sıfıra indirebiliyorsunuz. Tek yapmanız gereken beyninize yemeği çiğnemesi için gereken emri vermek.
İşte insanlıktan çıkılan bu dakikalarda kendinize kızıyorsunuz. Oz Büyücüsü'ndeki korkuluk oluyorsunuz ve şöyle diyorsunuz:

"if only i had a brain"




Beyinsiz de pek güzel yaşanır ama. Sitcomlar var, paradise hotel var, abur cubur var, dans var, barlar ve içkiler var. Dışarda beynini kullanmadan vakit geçirebileceğin kocaman bir hayat var. Ta ki şu ana kadar:İşte bu düşünceden sonra kadının kabusu başlıyor. Beyini çalıştırmak için çok zorlu çabalar içine giriliyor. Çünkü yolun sonunda hala romantik olmak ama yine de yapayalnız olmak var. Tıpkı bunun gibi:
Neden yazdım bunları bilmiyorum ama değerli bir ders de almadım değil. Periyodik olarak hormonların bedene hükmettiği bu dönemlerde yine periyodik olarak bu fotoğraflara bakmam gerekiyormuş. Tatlıyı abartmamalı, 5 dakikada bir buzdolabı kapağını açmamalı ve çok geç olmadan spor yapmalıymışım... Kadının işi gerçekten çok zor...

Saturday, October 18, 2008

Your girl is lovely, Hubbell

Son zamanlarda kafamı meşgul eden en büyük konu geçicilik ve kalıcılık... Bana göre hayatta herşey geçici. Yani gidip bir yerlerinize dövme yaptırmadığınız sürece kalıcı olan pek de birşey yok. O zaman insanlığın geçici olan değerler için verdiği bu büyük mücadele ve uğraş neden? İşte tıkandığım nokta da bu. Bu tıkanıklık garip bir şekilde geçici olan herşeyi hafife almama yol açıyor. İş görüşmelerine daha rahat gidiyorum, abur cubur yiyorum, sabahlara kadar oturuyorum, içiyorum, saçmalıyorum, vakit öldürüyorum. Kime ne ki? Ne de olsa herşey geçici. İşte insanoğlunun en büyük zaafı ve yarası aşk da geçiciliğinden son derece nasibini alıyor. Bunu düşündükçe yaşadığın her anın saçmalığı oturuyor içine. O zaman Sean Penn'in U Turn'de dediği gibi "ben sadece yaşadığımız ana inanırım" demek istiyorum büyük bir kendini beğenmişlikle. Yine de hiçbir şey filmlerdeki gibi olmuyor. Bunu altüst eden, hatta gerçekliğiyle içime deli gibi oturan bir film geldi aklıma bu gece. Bütün bu ciddi laflarım bu yüzden.


Barbara Streisand ve Robert Redford'un başrollerde oynadığı 1973 yapımı The Way We Were...
Bir gün ben de belki ona, ya da bir başkasına başlıktakine benzer bir söz sarfedeceğim. Geçip gidiyor çünkü. Sırf bu kadar gerçek olduğu için hayatı bazen hiç sevmiyorum.

Wednesday, October 15, 2008

Oh Mario ... if only I could control everyone the way I control you ... HOP! YOU LITTLE PLUMBER! HOP! HOP! HOP!

Zamanında Mario ile içli dışlı olan herkesin hırsla söylediği ya da düşündüğü şey. The Big Bang Theory dizisinde gülmekten devrilmeme yol açan süper Sheldon repliği. Merak edenler için ayrıntı verelim. 1. sezon 16. bölüm. The Peanut Reaction

Tuesday, October 14, 2008

the spoiler wars

It's easy, after all, not to be a writer.
Most people aren't writers, and very little harm comes to them.

Julian Barnes

Calexico


Eğer bugünkü gibi güneşli ama serin günlerde yapacak işiniz gücünüz yoksa battaniyenin içine kıvrılıp kitap okumak ne güzeldir. Bir de böyle günlerde kocaman sırt çantasını yükleyip yollara çıkmak da ne güzeldir. İşte bu iki ruh haline de süper yakışan bir grup var. Calexico. Dün Martin'den aldığım son albümü "Carried To Dust" saatlerce fon müzik olarak evde yankılanmakta. Dinledikçe daha çok içine giriyorsunuz. Özellikle 15 şarkılık albümün 2. şarkısı "Two Silver Trees" bağımlılık yaratıyor.


Adını California'nın güneyinde Meksika sınırında bir kasabadan alan Calexico yaptıkları müzikte de gerçekten bol bol Meksika esintisi kullanıyor. Müzik tarzı sebebiyle ilk izlenim olarak bu dev grubu Amerikalı güzide müzisyenler zannediyorsunuz ama durum daha farklı. Calexico; 2 Alman, 2 Hollandalı, 1 Meksikalı, 1 Kanadalı ve 1 Amerikalı toplam 7 değişik adamdan oluşuyor. Bu yönüyle de ilgi çekici. Müziklerindeki " we are the world" sempatisi ve barış duygusu da herhalde birbiriyle süper anlaşan yabancılar olmalarından geliyor. Grubun şu ana kadar çıkardıkları 9 albümü var. Başlangıç için "Feast of Wire" ve yukarıda bahsi geçen "Carried to Dust" tercih edilebilir.
Bu iki huzurlu eleman da grubun kurucuları.
Joey Burns (gitar, bass, çello, keys, akordeon) ve John Convertino (bateri, vibe, akordeon, marimba, piano). En az kurucuları kadar çok müzik aleti çalan diğer 5 kişi de gruba 2001 yılında katılmışlar.

Böyle işte. Dinleyin.Huzurlu bir akşamüstünü ya da buralardan gitmeyi hayal edin.

*Bu post sevgili Calexico hayranı Hande Akmehmetoğlu'na ithaf edilmiştir.

Sunday, October 12, 2008

Oh Gravity, thou art a heartless bitch


Son zamanların en güldüren dizisi... Bir kaç nerd scientist biraraya geliyor, bir tanesi de karşı komşularına aşık oluyor. Bütün dizi bu. Seversiniz bence. Ne de olsa hepimiz nerd'üz içimizde...
Süper diyologlarından birkaç örnek verelim bir de:

Leonard: We need to widen our circle.
Sheldon: I have a very wide circle. I have 212 friends on myspace.
Leonard: Yes, and you’ve never met one of them.
Sheldon: That’s the beauty of it.
Leonard: [after getting kissed by Penny in his Hobbit costume] Yeah, you saw that. That's how we roll in the shire!

Thursday, October 09, 2008

Lost Room


Her biri 1.5 saatten oluşan 3 bölümlük mini dizi Lost Room'u dün izledim, bitirdim. Ne kadar geek olduğumu düşünün artık. Diziye başlarken her gün bir bölüm izleyeceğinizi, böylelikle zamanınızı harcamayacağınızı düşünüyorsanız büyük bir yalan söylüyorsunuz kendinize. Konu itibariyle o kadar sürükleyici ki fantastik bir roman okuyor izlenimine kapılıyorsunuz.
60'lı yıllarda bir gün, 66. otoban üzerindeki Sunshine Moteli'nin bir odasında, garip olaylar vuku bulur. Otel odasındaki birçok eşyaya değişik güçler yüklenmiştir ve bunlara sahip olan kişi, bu eşyaların güçlerini yönetebilmektedir. Dizi 9 odalı motelin nerden geldiği belirsiz 10. odasının anahtarının güçleriyle başlıyor. Bu anahtar her kapıyı açıyor ve kapıyı açanı kayıp bir otel odasına götürüyor. İşte bu anahtar bir şekilde Siz Feet Under dizisinde taparak izlediğimiz Nate Fisher'a namı diğer Peter Krause'ye geçiyor. Olaylar da böyle başlıyor...
Yalnız son bölümde bir çok soru işaretiyle baş başa kaldım. Keşke biraz daha açıklayıcı olabilselermiş demeden duramıyorum. Mesela bu odada vuku bulan önemli olayın ne olduğunu bir türlü öğrenemedim ki aslında bütün dizinin kilit noktası da bu olsa gerek. Sorun ben de mi bunu da anlamadım. Umarım siz anlarsınız...
Bir gününüzün 4.5 saatini bu diziye ayıracak kadar içinizin boşaldığı bir günde izleyin ve sevin bakalım.

Monday, October 06, 2008

American Splendor

Senelerdir filmlerimin arasında duruyordu. Nedense pek şans vermemiştim. Sonunda dün izlendi ve çok sevildi. Paul Giamatti yine döktürüyor. Şiddetle tavsiye edilir.

Sunday, October 05, 2008

igNoReland


Son zamanların takıntı kelimesi "ignore" , takıntı şarkısı "ignoreland" le birleşince ortaya ignore edemeyecek kadar düşünce çıkıyor. Ama düşününce gerçekten de ignoreland'de yaşıyorsak ignore etmeyi de öğrenmeliyiz. Ben de bunu deniyorum.
Mesela acıklı acıklı bakışlarla gelen "iş bakıyor musun?" soru cümlesini ignore etmeyi başarırken, ardından gelen asıl soruyu ignore etmek zor olabiliyor. Yani herkes için uzun zaman almış olsa bile, benim için de aynı şey olacak anlamına gelmiyor değil mi? Bu genellemeyi ignore ediyorum. ignore etmeyi sevenleri de... Hadi bakalım. Kafanız karıştı değil mi? Ignoreland böyle bir yerdir...

sweetness follows


Günlerdir, haftalardır heyecanla beklediğim R.E.M konseri sonunda dün gece gerçekleşti. Beklediğimin çok ötesinde bir konser oldu. 27 R.E.M şarkısı, muhteşem danslarıyla sempatik bir Michael Stipe... Birazdan dün gecenin setlistini yazacağım.
Bir şarkı vardı, günlüğüme yazarken eğer o şarkı çalarsa onu bütün kalbimle düşüneceğimi yazıyordum. Ne kadar eğlenirsem, bağırıp çığlık atarsam, dansedersem edeyim o şarkıda o güzel aniyi düşünecektim. Ve olabilecek en güzel akustik performansıyla o şarkı çalarken onu asla unutmayacağımı, unutmak istemediğimi düşündüm. Sanki kalbime birşey saplandı ve gözyaşları bilinçsizce aktı. Oysa hiç sevmem etrafımda insanlar varken ağlamayı... Hatta konserlerdeki içli şarkılarda ağlamaya başlayan kızları da çok drama queen bulurdum. öyle olmayabiliyormuş bazen...
neyse evet setlist.
1. living well is the best revenge
2. so fast, so numb
3. what's the frequency, kenneth?
4. drive
5. man-sized wreath
6. ignoreland
7. disturbance at the heron house
8. hollow man
9. the great beyond
10. electrolite
11. sweetness follows
12. bad day
13. horse to water
14. (don’t go back to) rockville
15. she just wants to be
16. one i love
17. fall on me
18. nightswimming
19. let me in
20. i’m gonna dj
21. imitation of life
22. orange crush

23. supernatural superserious
24. losing my religion
25. walk unafraid
26. it's the end of the world as we know it (and i feel fine)
27. man on the moon

Wednesday, October 01, 2008

bir geceye 2 film, 200 şarkı ve 2000 kelime sığar

Evden çıkmama günlerim resmi olarak başladı. Sabahlara kadar oturup, gün yarılanmışken uyanırken doğal olarak insanın harekete geçme ve hayatın tadını çıkarma isteği de azalıyor. Bitmeyen saat dilimlerinde iki tane film izledim. Makul saatlerde izlenilen ilk film Notes of a Scandal'dı. Film konu itibariyle çok da ilginç değil, birkaç günde kolayca zihninizden silinebilir. Ama ana karakterler Judi Dench ve Cate Blanchett'in muhteşem oyunculuklarını fena halde döktürdüklerini izlemek için değer...

Bir diğer film de sabaha karşı uykumun kaçtığı saatlerde uykumu iyice açtı. Sol yumruk havada, güzel bir adrenalin salgılamak istiyorsanız V for Vendetta size yakışır bir tercih. Replikleri, mesajları ve görüntüleri ile süper ötesi diyebilirim. Film, nükleer savaş sonrası İngiltere'sinde eski bir savaş kurbanının sürekli gülümseyen bir maske takarak faşit hükümete karşı verdiği intikam adı altındaki özgürlük ve adalet savaşını ele alıyor. Mistik ve sürükleyici bir çizgi roman uyarlaması. Alan Moore yazmış, diğer bütün okunmalı denilen kitaplardan fırsat bulunca okunmalı.
Dün bir rüya gördüm ve bana güzel bir proje için ilham verdi. Bir de seneler seneler sonra ilk defa günlük yazmaya başladım. Anlatacak ne çok şeyim varmış.
Bu akşam da yapılacaklar listesine "No Country for Old Men"i koydum. Bir de yüzlerce şarkı, sayfalarca günlük yazısı ve küçük karakterim Porti için replikler koydum. Ama belki de dışarı çıkıp gerçek dünyada neler olup bittiğine göz atmalıyım. Bilemedim...