Monday, December 29, 2008

Dragonheart (bayılmayan düdük olsun)

bekledim bekledim ama sözümün eri olduğumu gösterip fantastik dünyanın en bombastik ama değeri bilinmeyen filmlerinden biri Dragonheart'a yer veriyorum.
Eski şövalye, yeni ejderha avcısı Bowen ile dünyanın son yaşayan ejderhası Draco arasında dostluğu ele alan Dragonheart, 1996 yapımı bir Rob Cohen filmi.
Bowen zamanında kralın oğluna şövalyeliği öğretmiştir ama oğlanın gözünü iktidar savaşı bürür ve öğretmenine ihanet eder. ( Bu yönüyle Anakin-Obiwan benzerliğini görmüyor değiliz tabi. )Bowen herşeye olan inancını kaybeder ve para kazanmak adına kendini ejderha avlamaya adar. Ama karşılacağı ejderha şovalyenin ve bütün bir ülkenin kaderini sonsuza kadar değiştirirecektir...

Ahh yazarken bile fena oluyorum. Kesinlikle izlenmesi gereken, çocukluğuma damgasını vurmuş kült bir film Dragonheart. Komiktir, hüzünlüdür, bilgelik doludur... Özellikle bir sonu vardır ki, hala ne zaman yıldızlara baksam Draco'yu arar gözlerim.


Film ile şovalyelik karizmasında doruk noktasına ulaşmış Denis Quaid ve Sean Connery'nin seslendirmesiyle bilge ejderha Draco

Bowen: And now, Draco, without you, what do we do? Where do we turn?
Draco: [rising] To the stars, Bowen. To the stars.
blog alemi canlanıyor. Kebe ve pembe filin rüyalarına özenip yıllık rapor hazırlayasım geldi ama yazdıkça halime acıyıp, elime para sıkıştırma ihtimaliniz yüksek olduğu için vazgeçtim. 2008'in eylül ayının bir haftası var ki hele, banka hesap numaramı buraya yazıp zengin olabilirim. Ama herşey geçiyor ve yerini daha olgun ve huzurlu anlara bırakıyor.
Yeni işim sağolsun, son 2 aydır kitaplara vermiş bulunuyorum kendimi. Okumaya ayırdığım vakti bir de yazmaya ayırsam ayrı bir sevineceğim ama bu yıl bolca onu yapacağıma da inanıyorum... haydi hayırlısı...
Bugün 4 kitap aldım:
Methini çok duyduğum Alper Canıgüz'den Tatlı Rüyalar, Oğullar ve Rencide Ruhlar ve son kitabı Gizli Ajans
Paul Auster'dan Son Şeyler Ülkesinde

Friday, December 26, 2008

Ugurlu rakamım 8 olmasına rağmen, 2008 senesi çok zor, mücadeleli, uzun, kısacası düdük gibi geçti. Ondan kurtulduğuma çok seviniyor ve işte kendimi aşağıdaki muhteşem şeyle ödüllendiriyorum. Çok yakında benim olacaksın, nihohohaaa

Wednesday, December 24, 2008

Valeria Docampo


An itibari ile ajans sayesinde keşfettiğim süper çocuk kitapları illüstratörü.

Çalışmalarına göz atmak için sitesine bakınız.

http://www.valeriadocampo.com.ar/

Tuesday, December 23, 2008

Korkunç Gıcık III. Hıçkıdık

Şöyle bir baktım da filmlerden başka pek birşey yazmıyorum. Bu sebeple Dragon Heart'a biraz zaman verip Hıçkıdık serisinin haberini verelim.
Son 6 aydır içim dışım çocuk kitapları oldu ama aralarında beni HIÇKIDIK serisi kadar güldüreni daha çıkmadı.O kadar güzel bir hayalgücü ve rahat bir anlatım dili var ki yazar Cressida Cowell'e olan derin kıskançlığımı gizleyemiyorum.
Serinin ilk kitabı Ejderhanı Nasıl Eğitirsin bir Viking şefinin sıradan görünüşlü ama akıllı oğlu Hıçkıdık'ın lider olma macerasını anlatıyordu. İkinci seri Nasıl Korsan Olursun'da vikinglerin arasına korsanlar ve hazineler de karıştı. Süper sevimli kahramanımız Korkunç Gıcık III. Hıçkıdık şimdi de Ejderhaca Nasıl Konuşursun ile Viking özlerine geri dönecek anlaşılan. Serinin 3. kitabı çok yakında Günışığı Kitaplığı'ndan çıkıyor.

Saturday, December 20, 2008

Blade Runner

Hayatımda izlemediğimi itiraf etmeye utandığım bir ton film var. Sizden saklayacak değilim; bunlardan bir tanesi Godfather serisi. Kime söylesem kocaman bir "yuuuuuhh" duydum ama alıştım alınmıyorum. Yuhlanınca izlememek için de inat yapasım geliyor ama izleyeceğim göreceksiniz. Neyse utanç kaynaklarımın bir tanesi daha da Blade Runner'dı ve sonunda izlenildi.
Film kısaca 2019 yılının uzakdoğuluların istilasi altındaki Los Angeles'ında bir blade runner polisinin Mars'tan dünyaya kaçan birkaç androidi bulma ve akabinde yok etme çabalarını anlatıyor. Çünkü bu üstün güçteki androidler insan formuna girmiş mükemmel yaratıklar vs... İçlerinden bir tanesi bir test androidi ve karşısına sevgili Blade Runner'ımız Deckard çıkana kadar android oldugunu bilmiyor. Ve tahmin edin ne oluyor? Tabi burdan da bir de aşk hikayesi çıkıyor.
Film 1982 yapımı. Harrison Ford bu filmden 1 sene sonra Star Wars 6 Return of the Jedi'da oynadı. O zamanlar plan aşamasındaydık ama büyüdük ve izledikçe taptık kendisine. Aslında blade runner'daki Deckard olarak, oyunculuğu Hansolo'nun bunalıma girmiş halini hatırlattı bana. Karakter oyuncusu mu desek kendisine...
Zaten topu topu 5 kişiler ama en sevdiğim Nexus 6 bu oldu. Bkz: Priss

Ve filmin gönüllere taht kuran sahnesi. Deckard Nexusların en babası Roy ile...


"all those moments will be lost in time, like tears in rain..."

Friday, December 19, 2008

fantastik bombastik

bütün tatil boyunca deliler gibi film izlemekten başka birşey yapılmadı. Filmlerin %90ı fantastik ve bilimkurgu türü olduğundan gerçek dünyadan uzaklaşıldı, sık sık "neden insanların özel güçleri yok" diye ağlanıldı.
Ben hep şöyle bir dünyayı hayal ettim durdum:
Bir bara gittiğimizde yan masada dev bir yaratık, karşı masada yeşil küçük kafalı bir uzaylı ve onun karşısında da Chewbaca gibi kıllı başka bir yaratık olsun istedim. Her gün bindiğim Kadiköy-Bostancı otobüs hattına 6 gözlü, boynuzlu dev yaratıklar binsim benimle ve otobüse binen yaşlı Yoda'lara yer verelim istedim. Çok mu haa !!!
Hell Boy 2'den süper bir sahne. Böyle düşünen her genç kızın rüyalarını süsleyen Prince Nuada. Bir nevi prince charming...
Hellboy yönetmen Guillermo Del Toro ile...
Bir İskoç efsanesinden yola çıkılan, savaş dönemi çocukluk krizini de ele alan WaterHorse. Film hafiften Özgür Willy kıvamında olsa da sevdiriyor kendini.
Yumurtadan çıkan yaratık bu kadar büyüyor işte ve çocuğu sırtında gezdiriyor. Şanslı velet.

Şimdilik bu kadar. Gelecek postumuz Blade Runner ve ondan sonraki postumuz şu fantastik dünyada en en en sevdiğim Dragon Heart olacak. Bekleyiniz...

Friday, December 05, 2008

horrayyy

Hande hanımlar da geldiler sağ köşeye

buffy'ciler uzak dursun


Vampir filmlerine her zaman bayılmışımdır. Bembeyaz tenleri ve donuk gözlerindeki ruhsuzluklarıyla vampirlerin her zaman söyleyecek çok karizmatik ve bir o kadar da hayata dair anlamlı kelimeleri vardır. Şimdi öyle karizma abidesi bir vampirin bir de İngiliz aksanıyla konuştuğunu düşünün. Hayatımda izlediğim en edebi ve değişik vampir filmi (kendisini pek sevmesem de bu filmle "sevsem mi acaba artık" dediğim) Jude Law'un başrolde oynadığı "The Wisdom of Crocodiles"oldu.
Dikkatli izleyin, replikler kaçmasın.

(jude law as )Steven Grlscz: Don't be afraid. I'll move back overe here. I'll open the doors. I'm going to die. Two weeks, maybe three. My body is breaking down. I bleed. I don't heal anymore. I need blood. I need the love that's in your blood. What you're feeling about me right now. In your throat, in your chest, in your blood. Like something you can touch. Remember the crystals? Rage, resentment, malice, disappointment, despair. Emotions. Emotions are things. Your blood carries every emotion possible to feel.

If growing up means it would be,
Beneath my dignity to climb a tree,
I'll never grow up.

Monday, December 01, 2008

OSAMA


Uzun zamandır izlenilmeyi bekleyen DVD'lerin en üstlerinden çıkardim Osama'yi. Bu filmi izlemek için günlük geyik ve sit-com modumdan uzaklaşmayı ve dünyayla olan bitenle ilgilenecek kadar duyarli olmayı bekliyordum. Nitekim o gün geldiğinde sonunda bu harika film de izlenildi.
Film Taliban yönetiminde çalışabilmek ve sokaklarda özgürce dolaşabilmek için erkek kılığına giren küçük bir kızı anlatıyor. Kocaman bir baskı ve bitmeyen bir savaşın izinde toplumun bütün kadınlarının ve küçük bir kızın ne kadar yara alabileceğini sadece filmle değil, asıl oyuncu Marina'nın belgeselini izlediğinizde de görüyorsunuz. Kadın bedeninin utanılacak bir şey gibi zihinlere kazıldığı bir toplumda olduğumuzdan belki bu film özgürlüğü kazanamayacağınız anın korkusuyla sarıyor sizi. Biz ise hala televizyonlarda kapanmanın, kendi vücududan utanmanin ve kadın erkek eşitsizliğinin gencecik kızlara inandırıldığı görüntülere tanık olalım. Belki çok uzağız ama çok uzak olmayan bir yerlerde asıl manzara da tam olarak böyle...
Bir Afgan masalına göre eğer gökkuşağının altından geçerseniz özgürlüğe kavuşursunuz. Filmin ilk adı "Rainbow" için düşünülen son da buymuş. Daha sonra Afgan kadınları için fazla iyimser ve masalsı olan son gerçeklikten uzaklaşmamak için değiştirilmiş. Adıyla birlikte. İzleyiniz. Osama

Saturday, November 15, 2008

what slience said

Keşke sessizliği bu kadar sevmeseydim. Özellikle en çok konuşmam ve üzerime güzel kalıplar geçirmem gereken şu günlerde bu kadar istemeseydim sessizliği.
İnanç giderse eğer, insani değer taşıyan herşeye karşı, yavaş yavaş özlersin de sessizliği.
Sisteme karşı geldiğin her dakikada.

Bir cumartesi günü içimi büyütmeyi ve yaptıklarımı ve yapacaklarımı düşünerek beynimi kocaman şişirmeyi tercih ediyorum. Bütün insani mutsuzlukların sebebi de kişisel tercihler değil mi? Bunun da pek farkı yok işte. Öyleyse tercihimi bir kenara bırakıp, dışarı çıkıyorum. Hadi bakalım. Bir türlü sevemediğim Taksim bu gece sevdirecek mi kendini...


Saturday, November 08, 2008

make believe

Maillerimi kontrol ederken blogspottan tanıdığım ve cook uzaklarda yaşayan bir arkadaşımla konuşmaları gördüm. Tam 2 sene once ona yazmayı düşündüğüm çocuk kitabının konusunu anlatmışım. Ve üzerinden 2 sene geçmesine rağmen o hikayenin yarısına bile gelemedim. Haftalardır açmadım yazılarımı, tek bir kelime bile eklemedim. Oysa bu kitap benim en büyük hayalim.
Normal insan formunda beyin çok dolduğunda boşaltılma ihtiyacı duyar ya; işte son haftalarda benim dünyamda bu durum tam tersine döndü. Beyin gittikçe boşalıyor ve vicdan azabı çekilerek doldurulmaya çalışılıyor. Mesela bugünkü gibi 7 bölüm Gossip Girl izlediğim bir zamanda hemen açıyorum bir belgesel, kitapları da diziyorum yanıma. Yazı yazamasam da bir kaç kitabın yanıbaşımda olduğunu bilmek güzel. Cumartesi gecesini de bu salak düşüncelerle geçirmek bir o kadar kötü. En büyük hayalim ve hayatımda en sevdiğim şeyi gerçekleştirmek için neden durduğumu, neden tembelliğe bu kadar yer verdiğimi anlayamasam da bana ilham verecek birşeyle sonunda karşılaştım. Bazen saf ve mutlu düşünceler bulmanız gerekebilir birkaç kelime için.



Bridge to Terabithia. Film aslında bir zamanlar bütün kalbimle inandığım ve büyüdükçe ve ciddileştikçe arka plana attığım "make believe" düşünce tarzını ele alıyor biraz. Bunu bir düşünce tarzı olarak görmek ne kadar doğru bilemiyorum ama aslında hayatın bir çok yerinde make believe'cilik oynayarak dünyayı sevmeyi ve hep gülümsemeyi öğretebilirsin kendine. Kutsal kitabım "Peter Pan" de make believe üzerine odaklanır. Bir nevi "neye inanıyorsan gerçek odur" diye özetleyebileceğim make believe ile inanırsan uçmayı bile öğrenebilirsin...

İşte Bridge to Terabithia yıllar sonra bir zamanlar bütün kalbimle inandığım bu çocuksu ve huzurlu inancı hatırlattı tekrar. İzleyin, ağlamaya hazır olun ve inanın... Bir de belki şans dilersiniz, kocaman bir istek ve güzel yazılar için...

Wednesday, November 05, 2008

.

Blogspot'un kapatıldığı haberinin üzerinden kaç hafta geçti acaba? Sanki en yakın arkadaşımdan kazık yermişçesine kahrolduğum bu haber üzerine bir daha bloguma yazı yazmama düşüncesi içkileri ararda devirmeme yol açmıştı...
Gelin görün ki elindekinin değerini kaybedene kadar anlamayan basit insanoğlu; elindekini tekrar elde edince de bir rahatlık, efendime söyleyeyim bir sallamamazlık oluşabiliyor.
Sevgili bir elin beş parmağını geçmeyen blog okuyucularim, bu süre içerisinde bir işe girildi. Memurun Dönüşü 2 filmini kendi hayatıma uygularken hiç bu kadar iyi hissedebileceğimi düşünmezdim. Yoğun bir iş olduğu için buraya bunları yazarken bile bir "bitse de gitsekçilik, işimize dönelimcilik" var. En güzel blog yazısı haftasonu mayışkanlıkla yazılandır diyerektenen yazıma son noktayı koyuyor ve pek sevdiğim çocuk kitaplarına geri dönüyorum.

Thursday, October 23, 2008

neler?

Bakalım son zamanlarda neler yaptık:
Uzun zamandır izlemek istediğim Coen Brothers harikası "No Country For Old Men " izlenildi. Şu ana kadar izlediğim bütün Coen filmlerinden çok daha farklı bir film. Genelde şiddet barındıran sahnelerde bile inceden espirileri dayatan filmlerine nazaran bu filmde yüzümde en ufak bir tebessüm belirmedi. Son derece ciddi, şiddet dolu ve bazen rahatsız edici bir film. Film 3 ana karakter üzerinde dönüyor. Bu üç karakterin hepsi birbirleriyle bağlantılı ama hiçbir sahnede biraraya gelmiyorlar. Filmin en çok etkilendiğim kısmı bu oldu sanırım. İzlerken buna dikkat edin. İlginç..."Durmadan akıp giden günlük dünyanın gerçekliğine ve kalıcılığına inanmak budalalıktır."

Bir de böyle bir kitaba sardım. Tom Robbins'den Parfümün Dansı. Bir zamanlar herkesin elinde dolaşan popüler bir kitaptı. Okumam için popülerliğinin geçmesi lazımdı. (Mesela seneye de Da Vinci Şifresini okumayı düşünüyorum.) Herneyse son zamanlarda üzerinde çokça düşündüğüm bir konunun bu kitapla karşıma çıkması beni pek sevindirdi. Buyrunuz yukarıda belirttim. (meraklıları için sayfa 103) Bu konunun iyice ele alındığı uzun bir paragrafı ise sayfa 109 ve 110 da bulabilirsiniz...

Koyu bir Beatles hayranı olmama rağmen bu filmi izlemek için 3 günümü ayırmam gerekti. 1968 yapımı Yellow Submarine'i baştan sona ara vermeden izleyebilen bir allahın kulu varsa ona hemen bir plaket verebilirim. Yani herşey çok güzel ama eğer karşınızda psychedelic bir çizgi film varsa ayık kafalı olmanız farketmiyor, anında lsd semptonlarını göstermeye başlıyorsunuz. Yine de Beatles'ı çok seviyoruz ve bize büyük mutluluk veriyor, ve hepimiz sarı bir denizaltında yaşıyoruz. Bakınız semptonlar bir türlü bitmiyor.
Old Fred: Oh! Frankenstein!
Ringo: Yeah, I used to go out with his sister.
Old Fred: His sister?
Ringo: Yeah, Phyllis.

John: Break the glass.
George: We can't!
Paul: It's Beatle-proof.
John: Nothing is Beatle-proof!

Sunday, October 19, 2008

pms

Ayın belirli günleri kadınları bekleyen ağır iç sıkıntısı muhtelif özgüven sorunlarına yol açabiliyor. Özgüven sorunu ve iç sıkıntısı birleşince insan anatomisi yardım çığlıkları atmaya başlıyor. Günlük alınması gereken kalori miktarı 1500 ise bu sayı 4500 oluyor mesela. Ya da atıyorum günde beyninizin binde 1'ini kullanmanız gerekiyorsa eğer bunu sıfıra indirebiliyorsunuz. Tek yapmanız gereken beyninize yemeği çiğnemesi için gereken emri vermek.
İşte insanlıktan çıkılan bu dakikalarda kendinize kızıyorsunuz. Oz Büyücüsü'ndeki korkuluk oluyorsunuz ve şöyle diyorsunuz:

"if only i had a brain"




Beyinsiz de pek güzel yaşanır ama. Sitcomlar var, paradise hotel var, abur cubur var, dans var, barlar ve içkiler var. Dışarda beynini kullanmadan vakit geçirebileceğin kocaman bir hayat var. Ta ki şu ana kadar:İşte bu düşünceden sonra kadının kabusu başlıyor. Beyini çalıştırmak için çok zorlu çabalar içine giriliyor. Çünkü yolun sonunda hala romantik olmak ama yine de yapayalnız olmak var. Tıpkı bunun gibi:
Neden yazdım bunları bilmiyorum ama değerli bir ders de almadım değil. Periyodik olarak hormonların bedene hükmettiği bu dönemlerde yine periyodik olarak bu fotoğraflara bakmam gerekiyormuş. Tatlıyı abartmamalı, 5 dakikada bir buzdolabı kapağını açmamalı ve çok geç olmadan spor yapmalıymışım... Kadının işi gerçekten çok zor...

Saturday, October 18, 2008

Your girl is lovely, Hubbell

Son zamanlarda kafamı meşgul eden en büyük konu geçicilik ve kalıcılık... Bana göre hayatta herşey geçici. Yani gidip bir yerlerinize dövme yaptırmadığınız sürece kalıcı olan pek de birşey yok. O zaman insanlığın geçici olan değerler için verdiği bu büyük mücadele ve uğraş neden? İşte tıkandığım nokta da bu. Bu tıkanıklık garip bir şekilde geçici olan herşeyi hafife almama yol açıyor. İş görüşmelerine daha rahat gidiyorum, abur cubur yiyorum, sabahlara kadar oturuyorum, içiyorum, saçmalıyorum, vakit öldürüyorum. Kime ne ki? Ne de olsa herşey geçici. İşte insanoğlunun en büyük zaafı ve yarası aşk da geçiciliğinden son derece nasibini alıyor. Bunu düşündükçe yaşadığın her anın saçmalığı oturuyor içine. O zaman Sean Penn'in U Turn'de dediği gibi "ben sadece yaşadığımız ana inanırım" demek istiyorum büyük bir kendini beğenmişlikle. Yine de hiçbir şey filmlerdeki gibi olmuyor. Bunu altüst eden, hatta gerçekliğiyle içime deli gibi oturan bir film geldi aklıma bu gece. Bütün bu ciddi laflarım bu yüzden.


Barbara Streisand ve Robert Redford'un başrollerde oynadığı 1973 yapımı The Way We Were...
Bir gün ben de belki ona, ya da bir başkasına başlıktakine benzer bir söz sarfedeceğim. Geçip gidiyor çünkü. Sırf bu kadar gerçek olduğu için hayatı bazen hiç sevmiyorum.

Wednesday, October 15, 2008

Oh Mario ... if only I could control everyone the way I control you ... HOP! YOU LITTLE PLUMBER! HOP! HOP! HOP!

Zamanında Mario ile içli dışlı olan herkesin hırsla söylediği ya da düşündüğü şey. The Big Bang Theory dizisinde gülmekten devrilmeme yol açan süper Sheldon repliği. Merak edenler için ayrıntı verelim. 1. sezon 16. bölüm. The Peanut Reaction

Tuesday, October 14, 2008

the spoiler wars

It's easy, after all, not to be a writer.
Most people aren't writers, and very little harm comes to them.

Julian Barnes

Calexico


Eğer bugünkü gibi güneşli ama serin günlerde yapacak işiniz gücünüz yoksa battaniyenin içine kıvrılıp kitap okumak ne güzeldir. Bir de böyle günlerde kocaman sırt çantasını yükleyip yollara çıkmak da ne güzeldir. İşte bu iki ruh haline de süper yakışan bir grup var. Calexico. Dün Martin'den aldığım son albümü "Carried To Dust" saatlerce fon müzik olarak evde yankılanmakta. Dinledikçe daha çok içine giriyorsunuz. Özellikle 15 şarkılık albümün 2. şarkısı "Two Silver Trees" bağımlılık yaratıyor.


Adını California'nın güneyinde Meksika sınırında bir kasabadan alan Calexico yaptıkları müzikte de gerçekten bol bol Meksika esintisi kullanıyor. Müzik tarzı sebebiyle ilk izlenim olarak bu dev grubu Amerikalı güzide müzisyenler zannediyorsunuz ama durum daha farklı. Calexico; 2 Alman, 2 Hollandalı, 1 Meksikalı, 1 Kanadalı ve 1 Amerikalı toplam 7 değişik adamdan oluşuyor. Bu yönüyle de ilgi çekici. Müziklerindeki " we are the world" sempatisi ve barış duygusu da herhalde birbiriyle süper anlaşan yabancılar olmalarından geliyor. Grubun şu ana kadar çıkardıkları 9 albümü var. Başlangıç için "Feast of Wire" ve yukarıda bahsi geçen "Carried to Dust" tercih edilebilir.
Bu iki huzurlu eleman da grubun kurucuları.
Joey Burns (gitar, bass, çello, keys, akordeon) ve John Convertino (bateri, vibe, akordeon, marimba, piano). En az kurucuları kadar çok müzik aleti çalan diğer 5 kişi de gruba 2001 yılında katılmışlar.

Böyle işte. Dinleyin.Huzurlu bir akşamüstünü ya da buralardan gitmeyi hayal edin.

*Bu post sevgili Calexico hayranı Hande Akmehmetoğlu'na ithaf edilmiştir.

Sunday, October 12, 2008

Oh Gravity, thou art a heartless bitch


Son zamanların en güldüren dizisi... Bir kaç nerd scientist biraraya geliyor, bir tanesi de karşı komşularına aşık oluyor. Bütün dizi bu. Seversiniz bence. Ne de olsa hepimiz nerd'üz içimizde...
Süper diyologlarından birkaç örnek verelim bir de:

Leonard: We need to widen our circle.
Sheldon: I have a very wide circle. I have 212 friends on myspace.
Leonard: Yes, and you’ve never met one of them.
Sheldon: That’s the beauty of it.
Leonard: [after getting kissed by Penny in his Hobbit costume] Yeah, you saw that. That's how we roll in the shire!

Thursday, October 09, 2008

Lost Room


Her biri 1.5 saatten oluşan 3 bölümlük mini dizi Lost Room'u dün izledim, bitirdim. Ne kadar geek olduğumu düşünün artık. Diziye başlarken her gün bir bölüm izleyeceğinizi, böylelikle zamanınızı harcamayacağınızı düşünüyorsanız büyük bir yalan söylüyorsunuz kendinize. Konu itibariyle o kadar sürükleyici ki fantastik bir roman okuyor izlenimine kapılıyorsunuz.
60'lı yıllarda bir gün, 66. otoban üzerindeki Sunshine Moteli'nin bir odasında, garip olaylar vuku bulur. Otel odasındaki birçok eşyaya değişik güçler yüklenmiştir ve bunlara sahip olan kişi, bu eşyaların güçlerini yönetebilmektedir. Dizi 9 odalı motelin nerden geldiği belirsiz 10. odasının anahtarının güçleriyle başlıyor. Bu anahtar her kapıyı açıyor ve kapıyı açanı kayıp bir otel odasına götürüyor. İşte bu anahtar bir şekilde Siz Feet Under dizisinde taparak izlediğimiz Nate Fisher'a namı diğer Peter Krause'ye geçiyor. Olaylar da böyle başlıyor...
Yalnız son bölümde bir çok soru işaretiyle baş başa kaldım. Keşke biraz daha açıklayıcı olabilselermiş demeden duramıyorum. Mesela bu odada vuku bulan önemli olayın ne olduğunu bir türlü öğrenemedim ki aslında bütün dizinin kilit noktası da bu olsa gerek. Sorun ben de mi bunu da anlamadım. Umarım siz anlarsınız...
Bir gününüzün 4.5 saatini bu diziye ayıracak kadar içinizin boşaldığı bir günde izleyin ve sevin bakalım.

Monday, October 06, 2008

American Splendor

Senelerdir filmlerimin arasında duruyordu. Nedense pek şans vermemiştim. Sonunda dün izlendi ve çok sevildi. Paul Giamatti yine döktürüyor. Şiddetle tavsiye edilir.

Sunday, October 05, 2008

igNoReland


Son zamanların takıntı kelimesi "ignore" , takıntı şarkısı "ignoreland" le birleşince ortaya ignore edemeyecek kadar düşünce çıkıyor. Ama düşününce gerçekten de ignoreland'de yaşıyorsak ignore etmeyi de öğrenmeliyiz. Ben de bunu deniyorum.
Mesela acıklı acıklı bakışlarla gelen "iş bakıyor musun?" soru cümlesini ignore etmeyi başarırken, ardından gelen asıl soruyu ignore etmek zor olabiliyor. Yani herkes için uzun zaman almış olsa bile, benim için de aynı şey olacak anlamına gelmiyor değil mi? Bu genellemeyi ignore ediyorum. ignore etmeyi sevenleri de... Hadi bakalım. Kafanız karıştı değil mi? Ignoreland böyle bir yerdir...

sweetness follows


Günlerdir, haftalardır heyecanla beklediğim R.E.M konseri sonunda dün gece gerçekleşti. Beklediğimin çok ötesinde bir konser oldu. 27 R.E.M şarkısı, muhteşem danslarıyla sempatik bir Michael Stipe... Birazdan dün gecenin setlistini yazacağım.
Bir şarkı vardı, günlüğüme yazarken eğer o şarkı çalarsa onu bütün kalbimle düşüneceğimi yazıyordum. Ne kadar eğlenirsem, bağırıp çığlık atarsam, dansedersem edeyim o şarkıda o güzel aniyi düşünecektim. Ve olabilecek en güzel akustik performansıyla o şarkı çalarken onu asla unutmayacağımı, unutmak istemediğimi düşündüm. Sanki kalbime birşey saplandı ve gözyaşları bilinçsizce aktı. Oysa hiç sevmem etrafımda insanlar varken ağlamayı... Hatta konserlerdeki içli şarkılarda ağlamaya başlayan kızları da çok drama queen bulurdum. öyle olmayabiliyormuş bazen...
neyse evet setlist.
1. living well is the best revenge
2. so fast, so numb
3. what's the frequency, kenneth?
4. drive
5. man-sized wreath
6. ignoreland
7. disturbance at the heron house
8. hollow man
9. the great beyond
10. electrolite
11. sweetness follows
12. bad day
13. horse to water
14. (don’t go back to) rockville
15. she just wants to be
16. one i love
17. fall on me
18. nightswimming
19. let me in
20. i’m gonna dj
21. imitation of life
22. orange crush

23. supernatural superserious
24. losing my religion
25. walk unafraid
26. it's the end of the world as we know it (and i feel fine)
27. man on the moon

Wednesday, October 01, 2008

bir geceye 2 film, 200 şarkı ve 2000 kelime sığar

Evden çıkmama günlerim resmi olarak başladı. Sabahlara kadar oturup, gün yarılanmışken uyanırken doğal olarak insanın harekete geçme ve hayatın tadını çıkarma isteği de azalıyor. Bitmeyen saat dilimlerinde iki tane film izledim. Makul saatlerde izlenilen ilk film Notes of a Scandal'dı. Film konu itibariyle çok da ilginç değil, birkaç günde kolayca zihninizden silinebilir. Ama ana karakterler Judi Dench ve Cate Blanchett'in muhteşem oyunculuklarını fena halde döktürdüklerini izlemek için değer...

Bir diğer film de sabaha karşı uykumun kaçtığı saatlerde uykumu iyice açtı. Sol yumruk havada, güzel bir adrenalin salgılamak istiyorsanız V for Vendetta size yakışır bir tercih. Replikleri, mesajları ve görüntüleri ile süper ötesi diyebilirim. Film, nükleer savaş sonrası İngiltere'sinde eski bir savaş kurbanının sürekli gülümseyen bir maske takarak faşit hükümete karşı verdiği intikam adı altındaki özgürlük ve adalet savaşını ele alıyor. Mistik ve sürükleyici bir çizgi roman uyarlaması. Alan Moore yazmış, diğer bütün okunmalı denilen kitaplardan fırsat bulunca okunmalı.
Dün bir rüya gördüm ve bana güzel bir proje için ilham verdi. Bir de seneler seneler sonra ilk defa günlük yazmaya başladım. Anlatacak ne çok şeyim varmış.
Bu akşam da yapılacaklar listesine "No Country for Old Men"i koydum. Bir de yüzlerce şarkı, sayfalarca günlük yazısı ve küçük karakterim Porti için replikler koydum. Ama belki de dışarı çıkıp gerçek dünyada neler olup bittiğine göz atmalıyım. Bilemedim...

Monday, September 29, 2008

my sweet ocean cloud


"Only me and the sea. We will do as we please."

Sunday, September 28, 2008

Wear the eye patch, Bret. Wear the funky funky eyepatch.

Jemaine as David Bowie: Oh the media monkeys and their junket junkies will invite you to their plastic pantomime. Throw their invites away.

*Flight of the Conchords - episode 6

Saturday, September 27, 2008

acımam kızarım

sıkıcı cumartesi günleri beni gerçekten kızdırıyor. bu aralar kızmadığım şey kalmamış gibi listeye bunu da ekledim. Hani içinden en ufak birşey yapmak gelmez ya... yürümek işkencedir, konuşmak zorunluluktur ve içmek bir ihtiyaçtır. İşte öyle bir gün. Sabah sokağa çıktığım herkes şimdi Taksim'de, oysa ben eve gelmeyi tercih ettim. cumartesi gecelerinin insanda birşey yapma zorunluluğu bırakması beni deli ediyor bazen. dediğim gibi buaralar herşey kızdırıyor beni. onlar ki cevap vermeyenler, kapris yapanlar, çok konuşanlar, hiç konuşmayanlar işte hepiniz kızgınlığımdan payınızı alacaksınız.

görsel verelim de ciddiyetimizi koruyalım. Alice Cooper'dan geliyor: PoiSoN

Thursday, September 25, 2008

NaKed


Louise: So what happened, were you bored in Manchester?
Johnny: Was I bored? No, I wasn't fuckin' bored. I'm never bored. That's the trouble with everybody - you're all so bored. You've had nature explained to you and you're bored with it, you've had the living body explained to you and you're bored with it, you've had the universe explained to you and you're bored with it, so now you want cheap thrills and, like, plenty of them, and it doesn't matter how tawdry or vacuous they are as long as it's new as long as it's new as long as it flashes and fuckin' bleeps in forty fuckin' different colors. So whatever else you can say about me, I'm not fuckin' bored.

100. post

Böyle her kuruluş 100. birşeylerini kutlar ya, yüzüncü sayı, yüzüncü bölüm vs... Ben de küçük bireysel şirketim Never Neverland A.Ş'nin 100. postu adına gittim hemen bir çay koydum kendime. Sanırım hayatımı tepetaklak edecek şekilde değiştirdikten sonra bu kadar sakin kalmamı bu çin çaylarına borçluyum. Sağlıklı şekilde geçici de olsa bir antidepresan etkisi yaratıyor. Bazen sıcak suyu boşverip kaşık kaşık yemek istiyorum o yeşil şeyi.
Bu aralar beynimi sevmiyorum. Gittikçe boşlaşıyor, aptallaşıyor, hainleşiyor ve sağ ve sol arasındaki bitmeyen savaşı bir türlü bırakamıyor. İnsanların benim hakkında ne düşündüğü ile ne zaman ilgilenmeye başladıysam bu savaş da o zaman başladı. Çok uzun süre değil. Hayatımın son 2 senesini boş yere ertelemelerle harcayıp bu boş ve sıkıcı noktaya gelip, hala nasıl belirsiz olay ve duygulara yer verebiliyorum, anlamıyorum. Salak mısın derler adama di mi...
Bir de 100. post anısına sabah aldığım telefon üzerine burdan birine çok kötü şeyler söylemek isterdim ama neyse... çok çok çoook kızgınım...
Yine de hep olduğu gibi bütün kötü şeylerin üstünü sadece müzik kapatabiliyor. Bugünden çıkarılacak ders budur. Marillion'un yeni albümü "Happiness is the Road" sonunda odanın içinde çalıyor. Biraz daha dinlemek gerekiyor ama şimdiki izlenim olarak "Marbles" kadar iyi olduğunu söyleyebilirim, "afraid of sunrise" kadar da hüzünlü...

sıkılanlara, çoook sıkılanlara, anlam arayanlara, görenlere, bakanlara, yürüyenlere, yolları hayal edenlere önerilir.

Monday, September 22, 2008

blue ridge mountains

Yeni çağın hastalığı... Sabah kalkıp bilgisayarın başına geçerek hayatının eksik taraflarını internetten araştırıyorsun. Başvurular, yazışmalar, fiyatlar, mesafeler, fotoğraflar... kucağına sığabilecek kadar küçük plastik bir nesne doğduğundan beri öğrendiğin iletişim becerilerini sergiliyor. böyle durumlarda beynimizin mükemmelliğine şaşıyorum. Şimdi yaptığım gibi hızlı hızlı yazarken parmaklarımı kıpırdatıyor ve kelimeleri oluşturuyor. Aynı mükemmel beyin düşünmememi de sağlasa, bir mucize gerçekleştirse ve işlevlerini bir süre kapatsa, tatile çıksa, bayram yapsa... Ben de bir gün belki ona yorulmayacağı bir ortam sunabilirim. İnsan yapımı bu sistemden uzak biryer bulunursa eğer... Yarın bir iş görüşmesine gidiyorum. Sıkıcı döngüyü başlatıyorum, daha iyi bir döngü için. Ben bu dönemi hiç sevmedim. Çabucak geçse ve yerini daha serin, rahat ve pozitif dakikalara bıraksa... En fazla bir ay veriyorum. Sizce?

Bir de böyle bir yer var ve şarkısı da var. Fleet Foxes söylemiş, Blue Ridge Mountains... fena yapıyor...
http://www.myspace.com/fleetfoxes

Thursday, September 18, 2008

Koskacaman dünyanın ufacık bir köşesinin çok daha ufak bir köşesine küçücük bir hayat kuruyorsun. Mantıken daha korunmalı olmalı... Hayatın çok da çirkin bir yönü var aslında. Sürekli içimdeki huzuru korumaya çalışırken ve görülecek çok güzel şeylerin olduğunu kendime tekrarlarken o kadar büyük bir saflığa düşüyormuşum ki. Çünkü bir yerde o nefret ettiğim televizyon dizilerinin söylediği şeye çıkıyor herşey. İnsanların kötü olabileceğini görüyorsun, ilişkilerin acıklı bitebileceğini ve ordaki insanlar gibi gözlerinin dolu olabileceğini...
Ve sonra herkesin ağzına dolanan "hayat zor" klişesine sen de kafa sallayabiliyorsun, biraşağı bir yukarı, herseferinde daha dolu dolu...
Uzun zamandır hayatımda istediğim değişiklik en zor yönleriyle ortaya çıktı. İçime oturan şu kocaman taştan kurtulabilirsem eğer başetmek beni olgunlaştıracak. Ve sonra gerçekten gideceğim... Bu kadar yeter...

Wednesday, September 10, 2008

So go on ... just go on ...

Buaralar dinlediğim tek biri var. Yaşadığım bütün kötü şeylere ve gece telefondaki onca yaralayıcı konuşmaya rağmen hala herşeyin çok güzel olabileceğini hissettiriyor.
Kafasına takmayan adam Jack Johnson son albümü Sleep Through The Static ile hayatın basit neden ve sonuçlarını olgunlukla karşılamak gerektiğini anlamanızı sağlıyor.

"albüm sevdiğin birini serbest bırakabilmeyi öğrenmekle ilgili," diyor "yüzerek uzaklaşmalarini seyretmek gibi."

Wednesday, August 06, 2008

Yes




And, in the end, it simply isn't worth

Your while to try and clean your life away.

You can't.

For, everything you do or say

Is there, forever.

It leaves evidence.

In fact it's really only common sense;

There's no such thing as nothing, not at all.

It may be really very, very small

But it's still there.

In fact I think I'd guess

That "no" does not exist.

There's only "yes".

Tuesday, August 05, 2008

Gerçekten de neden bunu yaşadığını anlayamadığın zamanlardan birinde olduğun zaman yatağında uzanıyorsun, alarmın seni rutin işine sürüklemesi için 5. çalışından sonra doğruluyorsun ve küçük, tüylü, senden çok daha farklı bir yaratık yanına sokuluyor... "Kulakları yukarıda ve upuzun bıyıkları var. Ve konuşmak zorunda değil. Ve nedense seni seviyor. "
Bazen onun gibi konuşmak zorunda olmamak gerekse. Bütün insan ilişkileri, en ufağı bile zamanla deli gibi yorarken bu güleryüzlü, sakin, içe dönük insan içe daha fazla dönse ve orada gülümsese sessiz sessiz.

Yakında hep bunu yaptığım yerde olacağım. Tepeye çıkıp kocaman dağlara bakacağım, hafif olup rüzgarla sürüklenmeyi hayal edeceğim... Ve yazı yazacağım, ayakkabı giymeyi unutacağım ve yine yazacağım. Ait olduğum yer oraya benziyor...

Thursday, July 31, 2008

my precious

Küçükken üzerinde yanar döner pony'ler olan, ayakkabıyı her oynatışında pony'lerin de şekillerinin, renginin değiştiği saçmasapan bir ayakkabım olmuştu. O ayakkabıyı evin içinde gece gündüz giyer, yatmadan önce başucuma koyar ve her sabah heyecanla kalkıp yerlerinde olup olmadıklarına bakardım. Sanki onu ayaklarıma geçirip mahallede iki adım atmam bile bütün çocukları kıskandırmaya yeter gibi hissederdim. O kadar havalı zannederdim kendimi...


Aynı durumu Orta 3 zamanlarında ilk gitarımı aldığımda da hissetmiştim. O zamanlar (hala sağasağlam duran) Yamaha akustik gitarım 50 milyondu, bana dünyanın en pahalı eşyasıymış gibi gelirdi. Gitarı eve götürürken anlamsız şekilde korkmuştum birileri çalar diye... Her gece onu siler ve sabah kalkıp hala yerinde olduğunu görmek için sabırsızlanırdım. Ne zaman gitarımı omzuma takıp gitar kursuna gitsem benden havalısı olmazdı. Saçlarımı da açarım, rock da dinlerim, manyak gitar çalarım (!) altyazısıyla Kadıköy'de yürüyüşlerim şu an hatırlayınca tam bir rezaletti. Ama ben kendimce Marla Singer'dan bile daha cool'dum.


Sonra bu duygu geçti. O uğruna öldüğüm fotoğraf makinemde ve hala taksitlerini ödediğim lap top'ta bile yaşamadım onu. Sanırım bu tarz heyecanları yaşamak için belirli bir yaş sınırının olduğunu düşünürken karşıma çıktı. Uzuuun zamandır arayıp da bulamadığım, elime ilk aldığımda "my precious" diye kendimi kaybettiğim şey Eminönü gibi alakasız bir yerde karşıma çıktı. Hem de sadece 15 YTL'ye...

Onu ne zaman taksam kendimi mutlu hissediyorum. O kadar rahat oluyorum ki kimse benim duvarımı geçemezmiş gibi... Gözlüklerim gözümdeyse Johhny Depp gelse konuşsa bile kekelemezmişim, süper cool davranırmışım gibi geliyor.
Harry Potter'ın görünmezlik pelerini varsa benim de John Lennon gözlüklerim var. Büyü gibi bir şey. Bu durumda hiç kış gelmesin, hep gündüz olsun, dünyada barış olsun ve o gözlük ölene kadar benimle yaşasın istiyorum...

:)