Monday, September 29, 2008

my sweet ocean cloud


"Only me and the sea. We will do as we please."

Sunday, September 28, 2008

Wear the eye patch, Bret. Wear the funky funky eyepatch.

Jemaine as David Bowie: Oh the media monkeys and their junket junkies will invite you to their plastic pantomime. Throw their invites away.

*Flight of the Conchords - episode 6

Saturday, September 27, 2008

acımam kızarım

sıkıcı cumartesi günleri beni gerçekten kızdırıyor. bu aralar kızmadığım şey kalmamış gibi listeye bunu da ekledim. Hani içinden en ufak birşey yapmak gelmez ya... yürümek işkencedir, konuşmak zorunluluktur ve içmek bir ihtiyaçtır. İşte öyle bir gün. Sabah sokağa çıktığım herkes şimdi Taksim'de, oysa ben eve gelmeyi tercih ettim. cumartesi gecelerinin insanda birşey yapma zorunluluğu bırakması beni deli ediyor bazen. dediğim gibi buaralar herşey kızdırıyor beni. onlar ki cevap vermeyenler, kapris yapanlar, çok konuşanlar, hiç konuşmayanlar işte hepiniz kızgınlığımdan payınızı alacaksınız.

görsel verelim de ciddiyetimizi koruyalım. Alice Cooper'dan geliyor: PoiSoN

Thursday, September 25, 2008

NaKed


Louise: So what happened, were you bored in Manchester?
Johnny: Was I bored? No, I wasn't fuckin' bored. I'm never bored. That's the trouble with everybody - you're all so bored. You've had nature explained to you and you're bored with it, you've had the living body explained to you and you're bored with it, you've had the universe explained to you and you're bored with it, so now you want cheap thrills and, like, plenty of them, and it doesn't matter how tawdry or vacuous they are as long as it's new as long as it's new as long as it flashes and fuckin' bleeps in forty fuckin' different colors. So whatever else you can say about me, I'm not fuckin' bored.

100. post

Böyle her kuruluş 100. birşeylerini kutlar ya, yüzüncü sayı, yüzüncü bölüm vs... Ben de küçük bireysel şirketim Never Neverland A.Ş'nin 100. postu adına gittim hemen bir çay koydum kendime. Sanırım hayatımı tepetaklak edecek şekilde değiştirdikten sonra bu kadar sakin kalmamı bu çin çaylarına borçluyum. Sağlıklı şekilde geçici de olsa bir antidepresan etkisi yaratıyor. Bazen sıcak suyu boşverip kaşık kaşık yemek istiyorum o yeşil şeyi.
Bu aralar beynimi sevmiyorum. Gittikçe boşlaşıyor, aptallaşıyor, hainleşiyor ve sağ ve sol arasındaki bitmeyen savaşı bir türlü bırakamıyor. İnsanların benim hakkında ne düşündüğü ile ne zaman ilgilenmeye başladıysam bu savaş da o zaman başladı. Çok uzun süre değil. Hayatımın son 2 senesini boş yere ertelemelerle harcayıp bu boş ve sıkıcı noktaya gelip, hala nasıl belirsiz olay ve duygulara yer verebiliyorum, anlamıyorum. Salak mısın derler adama di mi...
Bir de 100. post anısına sabah aldığım telefon üzerine burdan birine çok kötü şeyler söylemek isterdim ama neyse... çok çok çoook kızgınım...
Yine de hep olduğu gibi bütün kötü şeylerin üstünü sadece müzik kapatabiliyor. Bugünden çıkarılacak ders budur. Marillion'un yeni albümü "Happiness is the Road" sonunda odanın içinde çalıyor. Biraz daha dinlemek gerekiyor ama şimdiki izlenim olarak "Marbles" kadar iyi olduğunu söyleyebilirim, "afraid of sunrise" kadar da hüzünlü...

sıkılanlara, çoook sıkılanlara, anlam arayanlara, görenlere, bakanlara, yürüyenlere, yolları hayal edenlere önerilir.

Monday, September 22, 2008

blue ridge mountains

Yeni çağın hastalığı... Sabah kalkıp bilgisayarın başına geçerek hayatının eksik taraflarını internetten araştırıyorsun. Başvurular, yazışmalar, fiyatlar, mesafeler, fotoğraflar... kucağına sığabilecek kadar küçük plastik bir nesne doğduğundan beri öğrendiğin iletişim becerilerini sergiliyor. böyle durumlarda beynimizin mükemmelliğine şaşıyorum. Şimdi yaptığım gibi hızlı hızlı yazarken parmaklarımı kıpırdatıyor ve kelimeleri oluşturuyor. Aynı mükemmel beyin düşünmememi de sağlasa, bir mucize gerçekleştirse ve işlevlerini bir süre kapatsa, tatile çıksa, bayram yapsa... Ben de bir gün belki ona yorulmayacağı bir ortam sunabilirim. İnsan yapımı bu sistemden uzak biryer bulunursa eğer... Yarın bir iş görüşmesine gidiyorum. Sıkıcı döngüyü başlatıyorum, daha iyi bir döngü için. Ben bu dönemi hiç sevmedim. Çabucak geçse ve yerini daha serin, rahat ve pozitif dakikalara bıraksa... En fazla bir ay veriyorum. Sizce?

Bir de böyle bir yer var ve şarkısı da var. Fleet Foxes söylemiş, Blue Ridge Mountains... fena yapıyor...
http://www.myspace.com/fleetfoxes

Thursday, September 18, 2008

Koskacaman dünyanın ufacık bir köşesinin çok daha ufak bir köşesine küçücük bir hayat kuruyorsun. Mantıken daha korunmalı olmalı... Hayatın çok da çirkin bir yönü var aslında. Sürekli içimdeki huzuru korumaya çalışırken ve görülecek çok güzel şeylerin olduğunu kendime tekrarlarken o kadar büyük bir saflığa düşüyormuşum ki. Çünkü bir yerde o nefret ettiğim televizyon dizilerinin söylediği şeye çıkıyor herşey. İnsanların kötü olabileceğini görüyorsun, ilişkilerin acıklı bitebileceğini ve ordaki insanlar gibi gözlerinin dolu olabileceğini...
Ve sonra herkesin ağzına dolanan "hayat zor" klişesine sen de kafa sallayabiliyorsun, biraşağı bir yukarı, herseferinde daha dolu dolu...
Uzun zamandır hayatımda istediğim değişiklik en zor yönleriyle ortaya çıktı. İçime oturan şu kocaman taştan kurtulabilirsem eğer başetmek beni olgunlaştıracak. Ve sonra gerçekten gideceğim... Bu kadar yeter...

Wednesday, September 10, 2008

So go on ... just go on ...

Buaralar dinlediğim tek biri var. Yaşadığım bütün kötü şeylere ve gece telefondaki onca yaralayıcı konuşmaya rağmen hala herşeyin çok güzel olabileceğini hissettiriyor.
Kafasına takmayan adam Jack Johnson son albümü Sleep Through The Static ile hayatın basit neden ve sonuçlarını olgunlukla karşılamak gerektiğini anlamanızı sağlıyor.

"albüm sevdiğin birini serbest bırakabilmeyi öğrenmekle ilgili," diyor "yüzerek uzaklaşmalarini seyretmek gibi."