Thursday, November 30, 2006

freaks and geeks

bir kaç gündür bu diziye ait bölümler geliyor aklıma ve salak salak sırıtıyorum alakasız yerlerde. ne kadar muhteşem bir diziydi allaım, ne kadar kıskandığım hayatlar vardı. ilk birasını, otunu içen, daha önce hiç öpüşmemiş gençler ve rahatsız aileleri. Muhteşem okul psikoloğu. Ve sonra bir bakıyordunuz freaks'ler ailelerinden zar zor izin alıp "The Who" konserine giderlerdi. Geeks'ler FRP oynardı fln. Ne kadar isterdim öyle bir hayatım olmasını. Maalesef izlenmediği için yayından kalkmış bu dizi. Ama yine de son bölüm yeter zaten. Kız okul kampına gidecem diye yalan söyler ve hippilerle karavanda bir yolculuğa çıkar. Fonda Grateful Dead çalar. (Box of Rain) .
en çok bu çocuğu severdim ben. Geeks takımındann
Sonra da bunu:
bu da süper rahatsız bir karakterdi ama müthiş kendine güveni vardı..

Neyse böyle işte. Çok özledim bu diziyi. Süper bir gençlik dizisidir. Dawson's Creek'le alakası yoktur doğal olarak. Keşke filmi çekilseydi diyorum son olarak.
Ha bir de Box of Rain diyorum Grateful Dead'den.

Wednesday, November 29, 2006

daaan

ya söylenmicem diyorum olmuyor. Hollanda için uçak bileti bakıyorum. Gidiş dönüş 90 euro. iyi güzel, ucuz. Sonra daaaan 88 euro'da vergi. Etti 178. ya noluyoruz, uçak parası kadar vergi mi olur. neyin vergisini ödüyorum ben. yurtdışına çıkacam diye zengin mi oluyorum yani, zengin olsam da ne farkeder.
siz ne hakla........? (bu da Ozan'dan sık sık duyabileceğiniz bir soru cümlesidir:) canım benim, öpüyorum seni burdan)
sonra öğrendim ki bu abartı vergi ücreti türkiyeye özelmiş. şaşmamak lazım aslında. neden herseferinde şok oluyorsam. Sonra vize koşullarına baktım. Yine ne belgeler istiyolar die. Hani artık çalışıyoruz ya. Öğrenciyken kolaydı bu işler. başvuru formu, foto fln. iyi güzel. Şirketin antetli kağıdına konumunuzu ve izinli olduğunuzu belirten dilekçe. iyi tamam.Şirket yetkilerinin imza sirküleri,Şirketin vergi levhası. daan. Şirket elemanları için ayrıca SSK kaydını gösteren,işe giriş bildirgesi+son 4 aylık sigorta prim bordrosu+maaş bordrosu. daaaan. Ticaret sicil gazetesi ilanı. daan daaan.
Kısacası Türkiye gelecek vaad eden bir gencini daha kaybetmek üzere.:)
Rahatlayacağım zamanlar da gelecek elbet. Hele bi göriyim Marillion'ı şirketmiş, vizeymiş umrumda olmaz. (bir süreliğine tabi)

Bu kadar boğucu bir yazının ardından huzurlu bir şarkı öneriyim size:

Queensryche-Silent Lucidity

Grubun adını 60 kere hızlı söylerseniz ve 30 kere kara tahtaya yazarsınız ancak doğru telafuz etmiş olursunuz.
Not: Lise yıllarında denemiştir

Tuesday, November 28, 2006

if you tolerate this

ofisteki vaktimi anlamlı kılan Virgin Radio'yu dinlerken belki de yüzlerce defa dinlediğim bu şarkının sözleri beynimi allak bullak etti. Daha önce neden anlamamışım ya da sorgulamaktan uzak insanlığın bir üyesi haline gelmişim gibi düşüncelere kapılmışken "Saçmalama, sadece bir şarkı" diye avunmaya çalıştım. Birilerinin bir şey anlatmaya çalıştığı bir şarkı sadece. Benim gibilerin sesi hiçbirşeye yetişmezken, hatta çoğu zaman susmayı tercih ederken birileri birşeyler yapıyor birazcık düşünebilelim diye. Ben düşünüyorum, kızıyorum ve içime atıyorum. Ama o içine atmıyor ve ben ona kızabiliyorum bu yüzden. Saçma aslında. İkimizin içinde de aynı nefret varken... İkimizde Anakin Skywalker olabiliriz. (Padme olmak istemediğim kesin.) Demek istediğim belki de sürekli söylendiğim için, birşeylerin sürekli doğru gitmediğini düşündüğüm için kızmamalıyım kendime çünkü kabullenmeye başladığımız zaman yokolmuş olacağız.

gravity keeps my head down
or is it maybe shame
at being so young and being so vain

and if you tolerate this
then your children will be next

Bir de
Radyo dinleme alışkanlığınız olmasa da dinleyin. Eksen halt etmiş
http://www.virginradio.co.uk/
Üstüste aynı şarkıyı dinliyorum. Mike and the Mechanics'ten Over My Shoulder. Hatırladığım kadarıyla çok eski bir şarkı bu ya da sadece eski zamanları hatırlatıyor. Alakası olmadığı halde aklıma Aktur geliyor. Şu anda orda olmak için bir çok şey yapabilirdim. Mesela deseler şu an seni Aktur'a ışınlayacağız ama 2 sene boyunca ağzına çikolata sürmeyeceksin. Kabul ederim. Eğer Halsttat'ta olmak istersem neleri kabul etmem gerekir bilemiyorum ama onları da kabul ederim. Burda olmıyım yeter. Vapurda 40 yaşlarında işe giden insanları gördükçe içim acıyor. İnsan böyle bir hayatı, böyle bir tempoyu ve yolu nasıl hergün senelerce kaldırabilir. Senelerce dediğim de az değil, 20-30 sene fln. Sanırım yine söylenmeye başlıyorum. Ağzımdan çıkan her kelime mutlaka bir söylenme nidasıyla son buluyor. Ne sıkıcı ve uyuz bir insan oldum ben ya. Geçicek bütün bunlar. Para kazanılacak, asker yolu gözlenecek, durgunlaşılacak, 24 olunacak, 2 sene dolucak, yağmur yağacak, kar yağacak, güneş çıkacak, hollanda'ya gidilecek (umarım), sevinç gözyaşlarıyla bir easter dinlenilecek (umarım), kilo verilecek, asker yoldan gelicek, bütün evren kutlamalar yapacak, e.t galaksiden dönecek, para kazanılacak, bir odam olacak, ciddi planlar yapılacak ve bir gün sarı dolmuşları unutmuş olacağız, hergün bisikletlere bakım yapıcaz, tekrar gitar çalıcaz, tekrar harmonika çalıcam, yeşil parklarda uzun yürüyüşler yapıcaz, fotoğraf çekicem, kitap yazıcam...vs...

Haklı kararında Neco'ya katılmadan edemiyorum!:)

Monday, November 27, 2006

hııaaaaa

işten izin aldım Marillion konseri için:) Artık pek bir engel kalmadı önümde. Son hızla para biriktirmeye başlıyorum. Bugün yarın da internetten konser biletimi alıcam. Sonra da ucuza bilet bulma işlemlerimi bitirecem. Allaım oluyor galiba sonunda..hıaaaaaaaaaa

Size de yine bir Marillion şarkısı öneriyim. Bu şarkıyı tek başıma İtalya'ya gidip tanımadığım bir sürü insanla 2 hafta geçireceğim ormanın içindeki kulübeye ilk adım attığımda duymuştum, ve demiştim ki "Easter'la başlayan bir tatil... çok güzel geçecek" Ve öyle geçti. Büyülüdür bu şarkı, tarifsiz bir huzur bırakır insanın içine. Dinleyin:)

Şarkının adı: Easter
Seasons End albümünden

Friday, November 24, 2006

yine bir sıkıntı ve buhran anından bildiriyorum sizlere. Patronumdan Mayıs ayı için planladığım yurtdışı amacımdan (gezi yerine amaç demek daha hoşuma gidiyor çünkü gerçekten bir amaç haline geldi) yine ve yine bahsedemediğim için içimi bir sıkıntı kapladı. Nefret ediyorum her türlü belirsizlikten. En ufağı bile beni feci geriyor.
Bugün yeni bir kara aldım ki bu da hayal gibi gözüküyor. Hazır gençliğim ayrı eve çıkamamaktan ve sevmediğim bir şehirde yaşamaktan heba olurken iyice heba ediyim de bitsin dedim. Yani 35 yaşına kadar ne kadar para kazanır ve biriktirirsem o kadar iyidir. 35te emekli olup bütün gün denize karşı kitap okuyup, saçlarım uçuşurken üstü açık arabama binmek istiyorum. Dingin bir rock star gibi. Gülümseyerek Sex&Drugs&Rock'n Roll günlerimi düşünmek istiyorum. Öyle çılgın günlerim hiç olmasa da hayali bile güzel. Çocuklarıma uydurma hikayeler anlatsam olmaz mı yani. Big Fish misali.
Herneyse, hissediyorum ki içimdeki gizli gücü çıkarırsam ilk çocuk kitabım için hazırlıklara başlayacağım. Bu da amacım için iyi bir adım olacak. Hikaye var ama bir türlü yazıya dökemiyorum. Ne kadar kolay gözükse de çocuklara yönelik birşeyler yazmak gerçekten zor.
Aşağıda gördüğünüz sevdiğim bir çocuk kitabı. Hikayede çok iş olmasa da çizimleriyle çok başarılı bir kitap. Tavsiye ederim.


kapıcısı olmayan bir ülke gelişemez

Dün gece anlaşıldı ki mahalledeki cinayetin sebebi kapıcıların çöp kavgasıymış. Çöpten nasıl kavga çıkar ve bu kavga nasıl silahlı saldırı boyutuna geçer anlamadım. Dün akşam kırk yılda bir yapılan aile sofrasındaydık. Bu aile sofraları yemekte balık olduğu günlere rastlar. Balık olduğu günler telefon açılır "bengü yemeğe geliyor musun, balık var" denir. Balığın aile bağlarını birleştirici bir gücü var bence. herneyse, bir yandan kılçıklarla boğuşurken annem kapıcı cinayetini anlattıktan sonra şöyle dedi: "BU ÜLKEYİ KAPICILAR BU HALE GETİRDİ ZATEN". Ben salak salak gülmeye başladım. Bizim Lütfü amcayı başbakan ve eski apartmanın kapıcısı Recep amcayı (recep amcanın iki kızının ismi Yeter ve İmdat'tı) dış işleri bakanı olarak hayal etmek komik. Dedim ki "Kapıcılar yönetseydi bu ülkeyi değişen bir şey olmazdı" "En azından bizim Lütfü Amca'nın karısının başı açık. "
Kapıcılık kavramı salak saçma bir şey gerçekten. Hiçbirşey yapmadan, arada bir çöp toplayarak para kazanıp, elektriğini, suyunu, kirasını ödemediğin bir dairede kalmak dünyanın en beleş işi. Ve bizim süper ülkemiz dışında böyle bir meslek olduğunu da düşünmüyorum. Tabi bu amcamların tek aktivitesi ve büyük sorumluluğu çöp dökmek olduğu için, çöp kariyerinde rekabet büyüyor ve savaşlar çıkıyor. Onlar da haklı tabii.

Thursday, November 23, 2006

telefono a casa

Dün sabah yan sokağımızda güpegündüz yaşanan cinayet ve akabinde salak gibi gece Saw 2 izlemem derinden etkiledi beni. .Bu kadar kötü, gereksiz kanlı, iğrenç, anlamsız bir film olamazdı. üstelik Hannibal Lecter ve Michael Myres gibi karizmatik seri katillerden sonra Jigsaw çok yetersiz kaldı ve film boyunca herhangi bir karizma veya zeka belirtisi de gösteremedi. Herneyse salak saçma bir filmdi yani, feci gerdi beni. Hayatta gitmem 3.süne. Ve bu izlediğim son kanlı ve psikopat film. Birileri çıkıp 7 yada Kuzuların Sessizliği kadar muhteşem bir gerilim ortaya çıkarana kadar gitmem böyle filmlere. Nerde o eski seri katiller!

Çocukken Freddy ve Chucky vardı. Kan yoktu, güzeldi, komikti. Sonra Indiana Jones, Back to the future, Hook, Jurassic Park, Moon Walk, Ayı ve tabi ki E.T vardı. Yarısından fazlası da Spielberg'e ait. Çok şey borçluyuz o adama. İşte süper bir fotoğraf. Bütün çocukluğumuzu özetleyen iki yaratık yanyana. Gerçi michael jackson daha bir insana benziyormuş o aralar.



Nasıl severdim bu ikisini:) Ve evet hala inanmıyorum Micheal Jackson'ın çocukları taciz ettiğine

Tuesday, November 21, 2006

söylenelim...

Never Neverland deşarj bloguna hoşgeldiniz. Yeni karalarıma göre burda söylenmek, sıkça 'nefret' kelimesini kullanmak serbest. Buyrun hepberaber söylenelim. "Amma söylendin bugün" gibi dış dünyaya ait replikler burda geçerli değil.
Söylenmem için ilk neden:
..... adında zemin kaplamaları şirketine basın bülteni yazıyor olmak. Belirtmek isterim ki bu benim işim değil. Herneyse, yani zaten gayet sıkıcı bir konuda yazı yazmaya çalışmak ve insanların o ürünü almasını sağlamak saçmalık. Çikolata değil ki bu, neresini ilginç kılacağım. Reklam dünyası böyle yalan bir dünya zaten. Boşuna okudum üniversitede 4 sene boyunca. Neymiş Halkla İlişkiler ve Reklamcılık. 4 sene boşa gitti. Bunun farkındayım. Efendim yine Marmara İletişimde okumak isteyen gençlerimize önerim: Gidin başka bir okul seçin kendinize. Marmara Üni. yi kötülemem sayfalar sürebilir, o yüzden bu işe girişmeyeceğim. Neye söyleniyordum ben. Evet basın bülteni. Bir de bu konu hakkında çeviri yapmam lazım ki bu durum söylenilmeyi hak ediyor.
Sıkıcı hayatıma sürekli söyleniyorum zaten, o yeni bir şey değil. Ama yine ve yine bu şehre de söylenebilirim. "Ah güzel İstanbul" diye iç geçirenler blogumdan uzak dursunlar. Katlanamıyorum o insanlara. Bir de şu cümle vardır: "Onca ülke ve şehir gördüm, İstanbul gibisi yok" Sanırım renk körü bu insanlar ya da insan bir şekilde kendini kandırma ihtiyacı duyuyor. Bir şekil savunma diye de düşünebiliriz.
Ama son 1 yılın en çok söylenme rekorunu dün kırdım. Taksim-Bostancı dolmuşuna bindim. Tek yer arka dörtlüdeydi. Üç kişi tam bir obez. Benim üç katım üç kişi arka koltukta. Ki bende zayıf değilimdir. Oturmaya çalıştım, bezelye gibi sıkıştım arada. Kollarımı, bacaklarımı, hatta parmaklarımı bile kımıldatamıyordum. Sadece gözlerim oynuyodu kukla gibi. Bi de trafik. Daha kötüsü olamaz derken, etrafımı ter kokuları sardı. Kussam ne olur acaba derken midem bulanmaya başladı. Eve nasıl geldim hatırlamıyorum.
Rahatlamadım daha fazla söylenmem lazım. Ofise yakın bakkalın beni her seferinde kazıklamasına katlanamıyorum. İki gün önce kutu kola 1 YTL idi, dün 1.150 oldu, bugün de 1.250. Büyük bir merakla bekliyorum ne zaman 1.500 yapacak diye. O zamana kadar sesimi çıkarmıcam.
Şimdilik bu kadar. Ama söylenecek bir şey elbette çıkar. Buyrun siz de söylenin.
Ne güzel demiş Kurt Cobain "i hate myself and i want to die" :) İnsan ne dediğini bilmeli, dediğinin arkasında durmalı. Adam dedi ve yaptı
Bende diyorum ki " i hate my life and i want to travel" Hadi bakalım!

Monday, November 20, 2006

sıkıntı

anlamsız hafta sonu zırvalığımdan sonra gerçek hayata dönüyorum. Haftasonumun ne kadar boş ve sıkıcı geçtiğini duymak istemezsiniz. Siz kim? Kendime saygım sonsuzdur:) Yani haftasonumun ne kadar boş ve sıkıcı geçtiğini duymak istemezsin Bengü.
Bir sıkıcı gün daha. Sıkılmaktan sıkıldım, nasıl bir döngüdür bu. Düşüniyim bi en son hangi gün sıkılmadım. Sanırım cuma. Ama bütün cuma da sıkılmadım denmez. Sadece cuma akşamı sıkılmadım. Dün saçma salak bir film izledim, "how to lose a guy in 10 days?" Şu salak filmi 2. kez izliyor olmam ne kadar sıkıldığımı gösteriyor zaten. Şimdi asıl mevzu editör olan bir kızın iş için böyle bir oyun oynaması ki ilerde editör olmak isteyen genç kızlarımıza duyurulur: Editör olmak o kadar zevkli bir şey değil. Şahsen deneyimlerime dayanarak söylüyorum. Rolling Stone dergisinde çalışmıyorsanız eğer bu iş gerçekten sıkıcıdır. Bankacı olmaktan daha eğlencelidir ama sıkıcıdır. Ama düşünürsek çok daha sıkıcı işler de var. Mesela muhasebeci, reklamcı, halkla ilişkilerci (ıyyh), müşteri temsilcisi fln...Sanırım sıkıcılık konusunda bankacıların üstüne yok. İşin sıkıcı olmasının yanı sıra bana bütün bankacılar da sıkıcı gelir. Ne kötü bir önyargı aslında.
1 saat sonra işten çıksam, yolda sıkılsam, eve gitsem evde sıkılsam. uyusam rüyamda sıkıldığımı görür müyüm?
Neyse ben sıkılmaya gidiyorum.

Ringo'yla haftasonu

Ne garip bir haftasonuydu. Cuma akşamı uçağa atlayıp Avustralya'ya gittik. Azıcık paramız vardı cebimizde tabiii, yarısı uçağa gitti zaten. Herneyse indik Sidney'de. Ne kalacak yerimiz var ne de paramız. Elinde sörfü olan bir amca gördü bizi, yardım etti bize. Dedi biz Avustralyalılar misafiri çok severiz. Dedi bizde kalın. Tamam dedik bizde. Gece oldu bir bara gittik. O alemlerin en populer İrish Pub'ına gittik. İçtik içtik. Bir sürü insanla tanıştık. Çok içtik ama. Sonra bir çocukla arkadaş olduk. Dedi ki ben sizi çok sevdim, yarın Amerika'ya gidiyorum, siz de gelin. Dedik çok isterdik ama paramız yok. O da dedi "ya saçmalamayın bendensiniz". Şaşırdık önce, bu ne zenginlik diye. Sonradan anlaşıldı ki çocuk Ringo Star'ın oğluymuş. Ben binlerce Beatles sorusu sorup çocuğu bunalttım ama o sarhoşluğuma verdi. Herneyse ertesi sabah koyulduk yola. Gitttik havaalanına. Bindik uçaklara. Ben şaşırdım tabii, hayatımda öyle uçak görmemişim. Bizim charter'lardan sora pek bi havalı geldi. Sonra psikopata bağladım ya uçak düşerse, Lost olursak diye. Ama sapasağlam geldik Amerika'ya. Hem de Seattle'a. Ringo Star Seattle'da yaşıyomuş meğersem. Çocuk dedi bi kahvemi içmeden göndermem. Tamam dedik biz de. Kahveler içildi, Ringoyla hatıra fotoları çekildi. Ringo dedi akşam konser var size backstage ayarlıyım. Meğersem PJ ve REM birarada çıkıyormuş. Yüzsüzlük yapıp kalacak yerimiz de yok dedik. Ringo hemen bir telefon açtı, "benim çok kıdemli konuklara bir ev ayarlayın" dedi. Bir baktık Singles evi. Konsere daha zaman vardı. Bizde arada araba kiralayıp, gezdik Seattle sokaklarında. Konseri anlatmama bile gerek yok. Ertesi gün İst.e dönmemiz gerekti. Ağlaya zırlaya havaalanına gidecektik ki Ringo son kez bir babalık yapıp Jet'le yolladı bizi. Çok iyi adam bu Ringo. Herneyse geldik İst.e ama canım çıktı sonuçta. Böyle haraketli bir haftasonuydu allah sizi inandırsın:)

Thursday, November 16, 2006

burada yaşar ağaçtan adam...


dün bir kitap aldım. Çocuk kitabı. Sabah vapurda okudum, gazetelerini ciddi ciddi okuyan bütün yetişkinlerin arasında. Genelde gazete okuyan yetişkinler sınıfına bende giriyorum her sabah. Ama bu sabah değil. Garip bir duyarlılığım var artık. Her sabah Tayyip Erdoğan'ın suratını baş sayfada görmek, Bush'u görmek, ölümleri, savaşları ve her an olması beklenen İstanbul depreminden bahseden yazıları görmeye dayanamıyorum artık. Sürekli "dünya iyice kötüye gidiyor, haberin olsun her an ölebilirsin" mesajı var her tarafta. Dinlerin ve binaların ve siyasetin olmadığı bir dünyayı hayal etmenin anlamı kalmadı. Bunu da değiştirmem gerek biliyorum. Bütün bunlardan dolayı gazeteyi kenara koydum, zaten sevmiyorum sağımda solumda insanların benim gazetemin her kelimesini okumaya çalışmasını. Sonra çantamdan bu kitabı çıkardım. Uzun süre kitabın ismine baktım. "Ben de korkuyorum" Evet bende. Birileri daha korkuyor. Bunu bilmek güzel. Ama bir ağacın korktuğunu bilmek güzel değil. Hikayede adamın teki ormanında mutlu mesut yaşayan bir ağacı kesiyor ve o an ağaç yaşamaya dair bütün isteğini kaybediyor. Acıklı. Sanırım çocuklar çok etkilenmesin diye şöyle bir son yapmışlar: Ağaç en sonunda kırmızı bir sandalyenin parçası oluyor. Kahverengiliğini unutmuş artık, kırmızı olmuş. Ama sandalye olmaktan ve sıcak bir yuvaya ait olmaktan mutlu oldugunu söylüyor. İnanmalı mıyız buna? Koca bir yalan. Çocukların da inandığını zannetmiyorum. Peter Pan ve Şeker Portakalı'ndan sonra içimi en çok acıtan çocuk kitabı oldu.
Bütün gücümü doğada yaşamaya adamayı düşünüyorum. Dincilerden, reklamlardan, minibüslerden, silahlardan, insanlardan uzakta. Sonunda delirip Manisa Tarzanı olsam bile farketmez. Öyle bir yer var. Biliyorum. Ama acaba ne zaman? Neden ve ne zamanlı soru cümlelerini hiçbir zaman sevemedim zaten.

Burada yaşar ağaçtan adam
Dış dünyadan uzakta, güvende, çam ağacının içindeki evinde, yapraklar ve dallardan yapılmış örtüsünün altında.

Wednesday, November 15, 2006

...

Yine ve yine ve yine Marillion damarım kabardı. Nasıl güzel bir gruptur bu aklım almıyor. Kenara iyice para koymaya başladım konser için.Hayatım boyunca para biriktirdim sanırım. Şu yurtdışı sevdam çok kötü etkiliyor beni. Yeni bir ayakkabı almam lazım, ipod almam lazım (hala discman kullanan tek ben varım), bilgisayar, objektif ve fotoğrafa dair bir çok şey almam lazım. Son 1-2 senedir buzdolabında sakladığım filmleri Sirkeci'ye götürüp bayaa bi para baymam lazım. Liste daha uzuyor. Ama bir de 26 yaşına gelmeden 2.kez interrail'e çıkmam lazım.
*Bakınız ne kadar doyumsuzum.
Tabii bütün bu gezileri gerçekleştirmek için işten izin almak lazım. Küçükken hiç düşünmezdim ofiste çalışabileceğimi. Yazı yazmak istediğimi bilirdim ama böyle değil,böyle hareketsiz ve ruhsuz değil. Hep gezeceğimi hayal ederdim. Dünyayı gezecektim ben, sonra gözlemlediklerim hakkında yazılar yazacaktım. İnanılmaz fotoğraflar çekecektim. Sonra en az 4 dil bilecektim. Barış Manço olacaktım. Bir kere orta 1 de mi ne bütün sınıfı teker teker ayağa kaldırıp "Ne olmak istiyorsun evladım" gibi embesil sorular soruyorlardı. Tabii İngilizce olduğu için daha kasıcıydı. Herkes bankacı, doktor, reklamcı filan diyordu. Ben gezgin bir rock star olacağım demiştim. Şimdi düşününce gurur duyuyorum çocukluğumla:) Ama sonra çok büyüyünce yani iyice umutsuzlaşınca bana "İlerde ne olacaksın?" diye sordu bir şovalye. Bende "Mutsuz olacağım" dedim. Bu sefer o gurur duydu benimle çünkü şu ana kadar duyduğu en güzel cevaptı. Ama ben Orta 1'i düşündüm ve o kadar da gururlanmadım.
İlerde. Gerçekten o kadar mutsuz olabilir miyim. Gerçekten izin verebilir miyim bunun gerçekleşmesine. Göreceğiz...

Günün şarkısı: Marillion- Living with the big lie
Brave albümünden

Tuesday, November 14, 2006




evet bu kadar sıkıldım. yine de zevkli bu, scanner'dan sonuna kadar faydalanmak gerek:)
Yaklaşık 2 saat oldu, boş boş sitelere bakıyorum internette. Fotokritiktir, deviantart'tır fln. yakında çıkıyorum ikisinden de zaten. Tamamen içi boş geliyor. Blog yeter bana. Sıkıldım bugün. Boş boş hayallere dalıyorum her seferinde çünkü her seferinde gitmek istiyorum burdan. Göztepe-Taksim arasındaki 1.5 saatlik yolda dinlediğim hiçbir şarkı bu şehre yakışmıyor. Genelde yeşil yolları tercih etmem gerekir oysa ki ama yok.
Bugünün müziği The Who'ya aitti. Deneyin, gerçekten yakışmıyor.

Friday, November 10, 2006

as i'm leaving

Eve geldim. Cuma günüydü di mi. Güzeldi Lost. Süperdi hatta. 3. sezonun en heyecanlı bölümüydü ama bitti. Ve artık üzerinde konuşmak istemiyorum. Ve artık yemek yemek de istemiyorum. Ruhumu böyle tüketmek istemiyorum. Ve artık uyumak da istemiyorum ve hiç bir zaman herkes gibi istekli olmadığım şeyi de yapmak istemiyorum. Ve artık suratımı asmak da istemiyorum ve artık televizyon izlemek de istemiyorum.Artık kabullenmek istemiyorum bu gelip giden mutluluk mutsuzluk çelişkisini. Ne yapmalıyım peki. Neden gelir gelmez bu şarkıyı açıp, yazı yazmaya başladım. Bilmiyorum. Hayır biliyorum. Ve artık anlamıyormuş numarasına yatmak istemiyorum.

Bu arada o şarkı:
David Gray - As i'm leaving

Umarım bir gün hayalimdeki gibi bir günde dinlerim, öyle bir yere doğru yavaşça yürürken. Sadece burda değil, bu akşamki gibi değil.
beklenen an geldi. biraz sonra çıkıyorum işten.
allaaım ne sıkıcı gündü. Copy, paste ve crop üzerine kurulu. Ne zaman fotoğraf çekimlerine başlayacağız acaba. Yeni bir objektif için para biriktirmem lazım ama Marillion konseri için de biriktirmem lazım. Şimdilik Marillion ağır basıyor galiba. Ne galibası kesinlikle ağır basıyor. Eğer becerebilirsem hayyattaki en büyük hayallerimden birini gerçekleştirmiş olacağım. Ve o zaman gurur duyacağım kendimle. İnsanın kendisiyle gurur duyması güzel olmalı.
Daha önce hiç görmediğim güzel Hollanda'da Marillion ve Steve Hogarth. Bu sabah dolmuşta hayaller kurdum " Ulan Fish de çıksa sahneye ne güzel olur" dedim ama bunun olasılığı Paul McCartney konserinde John Lennon'ın hortlamasıyla aynı. Ama eğlenceli böyle hayaller. Mesela Steven Tyler beni sahneye çağırıyor ve bende ona "Senin ağzın ne kadar büyük" diyorum. O da "Seni yemek için" diyip o muhteşem çığlığını atıyor. Bir de bunun Pearl Jam versiyonu var ama o kadar ezikleşeceğimi düşünmüyorum.
Buarada yaş 23, 17 değil.

you may say i'm a dreamer but i'm not the only one...

Thursday, November 09, 2006

Lost

Perşembe günlerini hep sevmişimdir. Ertesi gün Cuma olduğu için bir hafifliği, mayışkanlığı vardır bu günün. Cuma hepsinden güzeldir. İş çıkışı sevdiceğe gidilir. Uzun dolmuş kuyruklarının ve çıldırtıcı trafiğin, bir de dolmuşun arka dörtlüsünde tanımadığın insanlarla sıkış tıkış oturarak 1 saatten fazla yol çekmenin pek önemi kalmaz Cuma günü.Herneyse Suadiye'de inilir, yürünür, 2. kata çıkılır. O sırada içerden Johnny Cash bas bas bağırmaktadır. Odaya girilir. Yatağa uzanıp oyunlar oynanılır. Sonra geleneksel Cuma günlerine özel en kalorilisinden bir yemek ısmarlanır. Önce Prison Break izlenir ki Lost hemen tüketilmesin. Prison Break'de fena değil ama ben hep izlerken acaba Lost'ta ne olacak diye düşünmeden edemiyorum. Sonra belki bir bölüm daha Prison Break. Ve beklenen an gelir. LOST. DAN DAN DAN! 5. bölümde ....'nun hakkın rahmetine kavuşması şoka uğrattı bizi. Oysa en sevdiğim üç karakterden biriydi, yazık oldu. Bak Hande hala izlemedin diye isim vermiyorum, değerini bil:) 6. bölüm Kate bölümü. Kate flashbackleri sıkıyor beni. Hurley'ninkileri özledim. Ya da Desmond olsun. Adadaki kadınların genel bir uyuzluğu var nedense. Çözemiyorum. Çok güzeller ama uyuzlar işte. Sanki sadece güzel oldukları için ordalar. Neden bütün karizmatik karakterleri erkeklere vermişler anlamadım. Zaten her ne kadar Ozan reddetse de o Juliet fena şeyler yapacak. Sen kimsin Benry'e komplolar kuruyorsun, değil mi ama?
Ne yazık ki bu son bölüm. Mayıs'a kadar Lost yok bana. Ama en azından 3. sezonu tek gecede izleyebilecek birikimimiz olacak. Bir tv dizisine bu kadar bağlanmak salak bir şey mi? Bazen kendimi Aliye'ye tapan menepoz teyzeler gibi hissediyorum. Biz Kate Jack'i mi Sawyer'ı mı seviyor derken. Onlar Aliye Sinan'ı mı seviyor yoksa neydi bir doktor vardı onu mu fln diyorlar. Zaten Aliye'nin katlanılmaz ses tonu da ayrı bir mevzu. Neden bunlardan bahsediyorum şimdi? İşte neden uzun zamandır kitap okumadığımın cevabı da budur. Yazık bana.

Wednesday, November 08, 2006

Runaway

ofiste oturmuş live'dan runaway dinliyorum. ne deli bir şarkıdır ki 500. kere dinlediğim halde hala aynı hisleri uyandırıyor. Böyle dellenip Hülya Koçyiğit vari bir yönelicem kapıya doğru, sonra koşmaya başlıcam. Deli gibi hemde, fonda da bu müzik. Ama o kadar romantik olmuyor herşey.Öncelikle kaçacağım yer Taksim'in boktan bir sokağı. Burda ancak kapkaççıysan öyle kaçarsın. Ayrıca yıllardır tek koşma faaliyetim vapura yetişmek olduğu için koca götüm bu romantizmi de kaldırmaz. Yani olmuyor. Şimdilik hayal kurmakla yetinelim.

sevgili günlük...

garip bir gün bugün. içime sığamayan bir sürü şey var, boyum ve giderek genişleyen bedenime rağmen sığamıyorlar işte. Kalktığım andan itibaren bir sürü düşünce yerleşiyor kafama. Beni geçmişte utandırmış, keşke öyle yapmasaymışım dediğim her ayrıntı teker teker yapıştı üstüme. Kurtulamadım. Tek yapmam gereken başımı yorganın altına sokup biraz karanlıkta kalmaktı. Şu kadar küçük bir isteği gerçekleştirecek özgürlüğü bile bulamadım kendimde. Çünkü o sırada gürültü yapan ve ayrıntıların büyük kısmını oluşturan biri vardı odada. İşe gitme zorunluluğum vardı bir de. Neden hiç bir zaman yalnız kalamıyorum? Neden eskisi gibi her gün bir kitap bitirip, ağlatacak kadar anlamlı kelimeler kuramıyorum üstüste. Gittikçe geriye gidiyormuşum gibi geliyor, oysa daha mutluyum, daha az sorguluyorum ama daha çok korkuyorum. Büyümek böyle bir şey işte. İyice büyüyünce de aşmak gerekir değil mi böyle takıntıları. Hepsi Peter yüzünden.
Ama aslında hepsi değişen şeyler yüzünden. Hep 90'larda kalabilirdik oysa ki. Bütün gün Mtv açık olurdu televizyonda ve bilirdim ben 5 dk için de ya Guns'n Roses'ın ya da Pearl Jam'in bir klibi çıkardı. Artık öyle değil, rock öldü, müzik öldü. Guns dağıldı, Axel konserine bile gidemedim. Pearl Jam desen artık şarkılarını sevmek için kasıyorum kendimi. Bunların sadece birer benzetme olduğunu anlıyorsunuz değil mi? Sanki tutkuyla savunduğum her şeyi bir gün değiştirmeliymişim gibi geliyor, zamana ayak uydurmak mı bu...
Gitmek istiyorum artık. Bu şehir her zamankinden daha çirkin gözüküyor. Yeşil alanlar istiyorum. rahat, gülümseyen, başı açık insanlar istiyorum. Bir akşamüstü yemyeşil bir parkta tek başıma kitap okumak istiyorum. Yalnız kalabilmenin doğal olduğu bir yer istiyorum.
Bu yaz Colmar'da Ozan'la trafik ışıklarında beklerken bir otobüs şöförüyle yandaki araba sürücüsünün selamlaşıp, şakalaştıklarını görmüştük. İşte bu kadar huzurlu insanlar istiyorum ben; kadınlar sadece menepoza girdiklerinde , erkekler de iflas ettiklerinde filan sinirli olsunlar. Bu kadar işte. Nerede olduğu farketmez. Yılın her günü kareli bir etek giysem ve her sabah Foggy Dew dinlesem de ben artık orda olmak istiyorum.

a series of unfortunate events...

sadece yazı yazayım diye yeni bir blog oluşturdum. fotoğraflarım diğer blogumda olacak.
uzun süredir fotoğraf çekemiyorum zaten, eskileriyle yetinip duruyorum. Neyse bu kadar. Yazılar işte. Dün bugün ne yapmışım, yine neler saçmalamışım fln..