Sunday, February 20, 2011

vincent moon

İçten içe deliler gibi kıskanıyorum... Yolda yürürken, metroda yolculuk ederken bir yerden bir ses geliyor ve bir bakıyorsunuz karşınızda The National, Yeasayer, Bon Iver... Üstelik bu adamlar Avrupa'nın o güzelim, tertemiz sokaklarında, son derece kendilerine güvenli ve neşeli tavırlarıyla müzik yapıyorlar. Şarkı söyleyerek yürüyorlar, ellerindeki kaşık ve çatallarla metroda ritim tutuyorlar. Özgürler, rahatlar... Ve rastgele onların bu performanslarını gören insanlar son derece tatlı ve katılımcılar. Cep telefonlarıyla görüntü almak için anlamsız bir telaşa düşmüyorlar. Doğal ve eğlenceli bir an onlar için. Kıskançlıktan ölmemek elde değil...
Bu güzel görüntüleri bize sunan adam; Paris'li  bir bağımsız film yönetmeni. Sevdiği grupları yaptığı işle birleştiriyor ve adamları sahnelerde, partilerde ve daha çok da şehrin içinde görüntüleyerek belgesel tadında canlı performans videoları yaratıyor.
Vincent Moon şu ana kadar bir çok sanatçıyı görüntülemiş. Çoğu grup hakkında en ufak bir fikrim olmasa bile en sevdiklerimi ayıkladım. İzleyin ve hayran olun.

The National: 
http://www.vincentmoon.com/video-view-take-away-show-40-_-the-national-06-173.html
Yeasayer:
http://vimeo.com/3352206
Bon Iver:
 http://www.youtube.com/watch?v=FYNjlat8Af8
http://www.youtube.com/watch?v=x5Swa9CYgRk&feature=channel

Friday, February 11, 2011

National Geographic Channel - IF. Live curious.

ne zaman olduğum yerde sıkıştığımı hissetsem, amacımı unutsam ve gerçekleri karıştırsam bu klip parçaları yerine oturtmama yardımcı oluyor. bazen neyin önemli olduğunu unutuyorum ve biliyorum asla unutmamam lazım... live curious dostlarım...
.

Friday, January 21, 2011

Thursday, January 13, 2011

I've got nothing to do today, but smile!

Wednesday, January 05, 2011

bana ne

Ben bu yaz çok havalı bir tatil yapıcam. Trenlere de binicem, denize de giricem.
Koydum kafama işte...

Monday, January 03, 2011

Friday, December 17, 2010

Yazı yazmak için çok güzel kalemlere ihtiyacım var sanırım. Dış görünüşünün sıkıcılığına rağmen kendinden beklenmeyecek kadar güzel ve kolay yazan bir kalem buldum bugün ve eve gidip sayfalar dolusu yazmak için sabırsızlanır oldum.
Dün bilgisayar başında geçirilen iki saatin tek getirisi 1.5 sayfa yazı oldu. Zorluyorum olmuyor, neden olmuyor, canım sıkılıyor. Aptal portakal, gerzek dedektif çocuk... Tek kurtuluşum bu kalem artık.

Thursday, December 16, 2010

Ben bu aralar çokça Sprinsteen dinliyorum. Sonra Beatles, Jack Johnson, Creedence Clearwater Revival, Rush, Fleetwood Mac... Bir de son üç gündür spor yapıyorum, hatta koşuyorum bile ne ilginç... Hareket esnasında bolca Iron Maiden ve Black Sabbath alıyorum bünyeye. Düşünüyorum da güzel müzik dinlemeden yaşayan insanlar nasıl beceriyorlar günlerini ardarda geçirmeyi. Hiç müzik dinlemeyen insanlar bile var, çok acayip... Bizim evde hiç müzik çalmaz mesela. Annemin en sevdiği şarkı nedir bilmem bile... Sanki yıllardır müzik dinlemiyor gibi. Babam bir nebze daha iyi bu konuda. Beatles sever, Sting sever, yollarda Gipsy Kings dinler. Sever ama evde hiç çalmaz bu gruplar. Televizyon sesinin yankılandığı bir ev ne fena... En azından geleceğimde bu tabloyu görmediğim için mutluyum.

Anlayamadığım insanlar kitlesi işte budur ve hatta daha fazlası. Müzik ve film kültürleri pek olmayan, kitap okumayan, sürekli televizyon izleyen, dışarıdaki dünyayı merak etmeyen ve hep mutsuz ilişkilerini anlatan ve körükörüne inanan... Bence dünya üzerinde bunların tam tersini oluşturan güzel insanlara özel bir şehir olmalı.

Friday, December 03, 2010

The Clientele - Bonfires On The Heath



Son 2-3 senedir bana garip bir şekilde çok iyi gelen, şarkı sözleriyle içime işleyen, en huzursuz zamanlarda bile huzur veren güzel grubum The Clientele talihsiz bir şekilde o kadar gün varken yarın burada. Onları canlı olarak göremeyeceğimi düşündükçe kalbim acıyor. Ama sonra tekrar birkaç şarkı dinliyorum ve tekrar huzur veriyor.

Friday, November 05, 2010

hate list

Güzel yumurtam üşenmemiş bir "hate list" hazırlamış:

1. ojesi çıkmış tırnaklar
2. yiyip yiyip kilo almayan karılar
3. tanımadığım insanların dokunması
4. vapura vs. binerken iteklenmek
5. çığlık atan şımarık kızlar
6. karanlık havada güneş gözlüğü takılması
7. başka yer yokmuş gibi taşıtlarda insanların kıçımın dibine oturması
8. yoldayken ipod şarjının bitmesi
9. otobüs beklerken sanki hareket amiriymişim gibi insanların bana otobüs sormaları
10. kendi çapımda müziğim ve kitabımla vapurdayken yaşlı insanların darlaması
11. çorapla ıslak yere basmak
12. danışman geçitindeki ıslık çalıp "i love you" diyen maymun

Bu listenin neredeyse hepsine katılmakla beraber bunlardan bağımsız ben de bir "hate list" hazırladım. Bkz:

1- rüyalarını anlatan insanlar.
2-burundan sesli sesli nefes alınması ve bazen bu sesin burunda bir ıslıkla sonlanması
3-telefonda "yanlış numara" dediğinde tek kelime edilmeden çataanng diye telefonun suratına kapanması
4-genizi kaşınan insan evladının çıkardığı domuz sesleri
5-asansörde sigara içen mahluk (lafım sanadır lütfü amca)
6- yaşlı kulağı
7-Sezen Aksu ses tonuna sahip geç kızlarımızın şarkı söyleme eylemleri. (lise travmasıdır) (bir de bunlar Sezen Aksu'ya Sezen derler.)
8- bitmiş akbil sesi (dü-rü-rü)
9- Sunay Akın
10- "sen kilo mu aldın?"


buyrun. siz de yazın...

The Mess of Death

high fidelity

"What came first, the music or the misery? People worry about kids playing with guns, or watching violent videos, that some sort of culture of violence will take them over. Nobody worries about kids listening to thousands, literally thousands of songs about heartbreak, rejection, pain, misery and loss. Did I listen to pop music because I was miserable? Or was I miserable because I listened to pop music?"

Nick Hornby gibi harika bir adamı neden yıllar önce okumaya başlamadım bilmiyorum ama son zamanlarda beni birazcık olsa kurtardığı bir gerçek. İnsanları dinlediği gruplara ve izlediği filmlere göre sınıflandıran bir karakteri kendime deli gibi yakın bulmam ve aslında sonunda "bu kadar da büyütülecek ne var" havasında bir dinginliğe dönüştüğünde de derin bir nefes almam... Anlatamasam da bu kitap, eğer siz de Rob gibiyseniz biraz, o kadar doğru ki...
Rahatça ilk 10 listeme giriyor.
Hatta neredeyse tek bir cümlesiyle; "hayatımı bir Bruce Springsteen şarkısı gibi yaşamak istiyorum."

Wednesday, October 27, 2010

Bruce forever

"Someday we'll look back on this and it will all seem funny."

Thursday, October 21, 2010

"Heard melodies are sweet, but those unheard
    Are sweeter: therefore, ye soft pipes, play on..."


John Keats'in ölmeden önceki son sözleri "vücudumda papatyaların açtığını duyuyorum" olmuş.