Monday, December 21, 2009

Friday, December 18, 2009

Fruit Bats


süperler... "haydi toparlanıyoruz gidiyoruz buralardan" hissini gümbür gümbür yaşatıyor. İngilizce meali ile "let's get the hell out of here and have fun" da diyebiliriz.
son eklenti içimden geldi, eğlenemiyoruz ya

büyük insanın pembe fil
http://www.myspace.com/thefruitbats

Monday, December 14, 2009

bon iver




son zamanlarda
gözlerimi kapayıp yemyeşil, rüzgarlı ve deniz kokan yerleri hayal ettiren
ama böyle yerlerden uzak kalınca
kafamı gömmeme, yapayalnız hissetmeme, kış uykularını hayal etmeme ve tekrar gitarımı elime almama sebep olan grup
tavsiye etsem mi

http://www.myspace.com/boniver

Thursday, December 10, 2009

rüya anlatımlarını sevmediğimi hep söylüyorum aslında. bu sefer ilk defa dinlerken başka bir şeyi düşünmüyorum ve ilk defa suratımdaki yapmacık rüya dinleme gülümsemesini çok uzaklara kaldırıyorum.
ve bütün o hayal kırıklığı için kendimi yılın gerzeği ilan ediyorum.

durum için bütün gün üst üste dinlediğim bir şarkım bile var. sözleri yakışmasa da, nedense bir yerlerde yakışan bir duygusu var
The National - City Middle
http://listen.grooveshark.com/#/search/songs/?query=city%20middle

Thursday, December 03, 2009





Now I am quietly waiting for
the catastrophe of my personality
to seem beautiful again,
and interesting, and modern.

The country is grey and
brown and white in trees,
snows and skies of laughter
always diminishing, less funny
not just darker, not just grey.


It may be the coldest day of
the year, what does he think of
that? I mean, what do I? And if I do,
perhaps I am myself again.

Thursday, November 26, 2009

the day the earth stood still


bir yere kadar herşey mükemmeldi. insanlar dünyayı öldürüyorlardı ve dünyanın ölmesini izlemek yerine insanları öldürüp dünyayı kurtarmak gerekiyordu. işte size dahiane bir plan.
ama insanların değişebileceğine inanmak ve onlara bir şans daha vermek... yoo dostum bu kadar duygusallık çok fazla

Thursday, November 19, 2009

Dönersen Islık Çal


Barmenlik yapan bir cüceyle fahişelik yapan bir travestinin dostluğu... Konuyu bu kadar basit özetlemek bile bu filmin dramakliğini ortaya koyuyor. 1992 yapımı bu film genel olarak her türlü suçun, pisliğin öne çıkarıldığı Beyoğlu'nun arka sokaklarında geçiyor. Farklı alanlarda toplum tarafından dışlanmış ve ezilmiş iki apayrı karakter garip bir şekilde karşılaşıyorlar ve yine garip bir şekilde dost oluyorlar. Fikret Kuşkan travesti rolüyle harikalar yaratıyor, fazlasıyla gerçekçi, güzel ve çekici. Görünüş olarak Bad Education'daki rolüyle Gael Garcia Bernal'e oldukça benziyor.
Barmen cüce rolundeki Mevlüt Demiryay ayrı bir harikaydı ama kendisini Levent Kırca'nın abidik programlarındaki şebeklikleriyle tanıdığım için saygı duymakta biraz zorlandım.
Genel olarak, ara sıra ortaya serpiştirdikleri birkaç klişe dışında güzel ve en önemlisi duygusallığı fazla abartmayan bir film. Önerilir!

Tuesday, November 17, 2009

Dead Set

    



Zombie'lere kim bayılmaz ki... Üstelik "Dead Set"teki kadar mide bulandırıcı olurlarsa...
Her bölümü 20-25 dakikadan oluşan 5 bölümlük mini İngiliz dizisi Dead Set, bir BBG şov programının setinde geçiyor.
Gayet ilginç... BBG tarzı içi boş programlara ve leş şov dünyasına inceden dokundurmalarla başlayan bu dizi çok fazla vakit kaybetmeden aksiyon olaylarına başlıyor.
Derinine inmedikleri için taktir ettiğim bir şekilde Londra'yı zombie'ler basıyor ve birkaç kişi dışındaki şehirdeki herkes ölüyor. Doğal olarak dış dünyadan tamamen izole yaşayan gerzek BBG karakterlerinin zombie istilasından zerre haberleri yok ama dış dünyada bir terslik olduğunu da anlıyorlar. ( kameralar çalışmıyor, görüşme odasına çağrılmıyorlar vs...) Sonraki bölümlerde hayatta kalan azıcık insanın kurtulup kurtulmayacağını kalbimiz deli gibi atarak izliyoruz. Eğer kan ve bilimum bağırsak, beyin görmeye tahammülünüz yoksa bu diziden uzak durun. Benim gibi psikopat manzaralardan inceden zevk alıyorsanız ışıkları kapatın ve sesi olabildiğince açın. 
Big Brother ain't watching us





Wednesday, November 11, 2009

how to lose friends


Böyle şeker tadında bir film. Süper espiriler, iyi oyuncular, rahatsız karakterler, akıcı bir olay örgüsü ve tatlı bir romantizm, bir de kaçınılmaz bir şekilde hafiften bir hayat dersi de var ama en önemlisi bu filmde Simon Pegg var. Film; kendini çevresine kanıtlamakta aciz, "loser" bir dergi editörünün New York'un en iyi "moda ve sinema" dergisinde işe alınması ve akabinde gelişen olayları ele alıyor. Yağmurlu pazar günlerinde yeşil çay ve meyve tabağı takviyesiyle önerilir... http://www.imdb.com/title/tt0455538/
*sağlıklı yaşama teşvik... nedense*

Tuesday, November 10, 2009

kiss at the hotel de ville


neden bulunmuyor??? bana biryerlerden "kiss at the hotel de ville" kartpostalı bulan kişi güzel bir ödülün sahibi olacaktır. zaman daralıyor, tik tak

Tuesday, November 03, 2009

ne(ler) güzeldi



sanırım sadece 2-3 şey güzeldi. aklımda kalan olaysız ama derinlerden de tatlı tatlı gülümseten tek bir cumartesi akşamı, aklımda kalan yine olaysız ve Amelie'nin suya dönüşme sahnesinin canlandırıldığı birkaç cumartesi akşamı daha ve belki sonra bir iki güzel dizi, bir iki güzel kitap ve onlarca güzel şarkı ve fotoğraf makineme duyduğum özlem ve bu özlemi kapatmak için başladığım başlangıç seviyesindeki photoshop girişimleri... içlerinden 2 tanesi çıkıyor, ekim ayında sanatsal  olarak tatmin edici yegane 2 şey
woody allen - whatever works

film ekimi galasında insanların olduk olmadık kahkahalarından biraz rahatsız olsam da film beklememe değdi. Sinema ekranından tiyatro izlemek gibi birşey. Larry David sen ne rahatsız adamsın!
özetle: her nasıl mutlu oluyorsan!
Boris Yellnikoff: [to audience] Why would you want to hear my story? Do we know each other? Do we like each other? Let me tell you right off, ok... I'm not a like-able guy. Charm has never been a priority with me. And just so you know, this is not the feel good movie of the year. So if you're one of those idiots who needs to feel good, go get yourself a foot massage.
pearl jam - backspacer
ortaokul ve lise yıllarımın efsane grubu PJ Yield'dan sonraki  albümleriyle hayal kırıklığına uğratmıştı. Sonunda! Backspacer harika bir albüm! Eddie Vedder sen ne süper adamsın!

Monday, October 26, 2009

"Kaç milyon kere bakmıştı yüzüne, hep belli belirsiz buruşturarak! Aynaya bakarken büzerdi dudaklarını. Yüzünü sivrileştirmek için. Kendisi böyleydi çünkü, ok gibi, kaçınmasız. Böyleydi, ufacık bir çabayla, bir kendine gelme çağrısıyla parçacıkları biraraya getirdiğinde nasıl farklı, nasıl benzersiz, nasıl serinkanlıydı dünyayı bir merkezde, bir elmasta, bir kadında toplarken........."


Mrs. Dalloway - Virginia Woolf


Thursday, October 15, 2009

peter pan & wendy


That was the last time the girl Wendy ever saw him. For a little longer she tried for his sake not to have growing pains; and she felt she was untrue to him when she got a prize for general knowledge. But the years came and went without bringing the careless boy; and when they met again Wendy was a married woman, and Peter was no more to her than a little dust in the box in which she had kept her toys. Wendy was grown up. You need not be sorry for her. She was one of the kind that likes to grow up.

J. M. Barrie, Peter Pan and Wendy

Wednesday, October 14, 2009

Yeasayer


Kendini pek sevdiren Amerikalı bir Indie folk grubu. Dinleyip dinleyip sıkılamıyorum. Mesela 2080 adlı şarkısını günde 30 kere dinliyorum. 30 - ne az ne çok -
http://listen.grooveshark.com/#/song/2080/3016778
http://www.myspace.com/yeasayer

The Notebook


İzleyen herkes tarafından "inanamıyorum izlemedin mi?" sorusunu sıkça duyduğum ve çok ağlatacağı için hep sonra izlerim diye geçiştirdiğim The Notebook çok afedersiniz bir boka benzemiyor. Tabii ki de dakka başı  iç çekip, biraz da ağlamış olabilirim o da aşkın güzel ve özlenen bir şey olmasındandır. O yaşlı çiftin dramatik sahneleri neydi öyle, aman tanrım!!!

Wednesday, September 23, 2009


But if I see into the future that I'm on the road alone
And where the way was sunny now there's only rain
I'll put them in a box and seal it with a lock
And I'll never take my little magic glasses out again

Monday, September 14, 2009

Choke

Bu filmi sevdim mi sevmedim mi tam emin olamıyorum. Öyle ortada bırakıyor adamı! Baş karakterin iç dünyasına bir anlam getiremiyor, neden bunları bir sonuca bağlamamışlar anlayamıyorsunuz. Film boyunca garip karakter yaratacağız diye fazla mı kasmışlar diye düşünüp de emin olamıyorsunuz.
 İşte böyle arada bırakıyor film sizi. Yine de keyifli ve garip bir şekilde sürükleyici. Bence denemeye değer...
http://www.imdb.com/title/tt1024715/

Friday, September 11, 2009

The Weakerthans


Yeni bir keşif. 
"Mountain Goats"un teenage film ve dizilerinin arka fonuna uyarlanmış hali gibi. Ne demekse...


Tuesday, September 01, 2009

ne tatlı bir albümdür güneşli ama serin bir günde askılı tişörtle üşürsün de boynuna en sevdiğin şalını sararsın ve o gün eylülün ilk günüyse ve eğer o gün aylık maaşını aldıysan ve biliyorsan maaşını bitirmek için önünde koca bir hafta olduğunu ve ne alsam da mutlu olsam ama ne alsam da ucuz ama güzel olsa diyorsan ve işe patron gelmemişse ve akşamüstü modaya gidip nargile içeceksen hem de kavunlu ve sonrasında da koca bir dondurma yiyeceksen ve uzun zamandır sevgilin yoksa ve yalnız olmanın çok da tatlı geldiğini düşünüyorsan o gün ve sanki ertesi gün tatile çıkacakmışsın hissine kapılıyorsan ve akşam eve gittiğinde haritaya bakıyorsan ve kocaman ama kocaman bir dilek tutuyorsan

Tuesday, August 11, 2009

Great Lake Swimmers

Great Lake Swimmers dinlendirici, mayıştırıcı ve oldukça rahat... Hiçbirşey yapmadan uzanıp duvara bakmalar ve kitap okumalar için ideal... Kanadalı bu folk grubumuz için benzetmeler: Iron&Wine, Bonnie Prince Billy, Fleet Foxes, Sufjan Stevens, William Fitzsimmons ...
http://www.myspace.com/greatlakeswimmers

Monday, August 03, 2009

The Clientele


Güzel bir yalnız kalma ve bu yalnızlığı da pek bir sevme hissi. Ekolu, huzurlu, dinlendirici...

Öyle güzel bir uzaklaşma hissi veriyor ki, ter kokulu iett yolculuklarını bile bir şeye benzetiyor.


http://www.myspace.com/theclienteleofficial

Suburban Light (2000)
The Violet Hour (2003)
Strange Geometry (2005)
God Save The Clientele (2007)

Idiocracy


Aklı başında olan insanların kariyer gibi sebeplerden çocuk yapmaması ve aptal olanların tavşan gibi üremeleri sonucu dünyayı korkunç bir tehlike beklemektedir. Bundan 500 sene sonra insanoğlunun iq'su iyice düşer ve hiç bitmeyen bir "dude" kafası dünyaya hakim olur. Son zamanlarda izlediğim en eğlenceli ve yaratıcı filmlerden biri... Başrolde ise The Royal Tenenbaums 'dan tanıdığımız güzel insan Luke Wilson var.

ve geldik, sanki uzun süredir ortada yokmuşçasına anlamsız bir adapte olamama sendromuyla. şimdi 1 haftalık sınırsız eğlence yerini 1 senelik sınırsız sıkıntı günlerine bıraktı. Ama fazla söylenmeyeceğim, çok büyük planlar peşindeyim.

Wednesday, July 01, 2009

The Wishing Tree


Muhteşem insan Steven Rothery'nin solo çalışması "The Wishing Tree" son zamanlarda dinlediğim en güzel müzik.
Marillion basçısı Pete Trewavas ve peri gibi sesiyle Hannah Stobart da grubu muhteşem kılıyor.

Koyu bir Marillion hayranı olarak "The Wishing Tree"nin 1996 yılında çıkardıkları Carnival of Souls albümünden nasıl haberim yokmuş bir türlü anlamadım.
Geç de olsa 2009 yılında çıkardıkları ikinci albümleri Ostara ile grubu keşfetmek bile bir onur.
Rothery'nin her zamanki gibi yürek dağlayan soloları, Candice Night'ınki kadar büyülü bir sesle buluşuyor... Huzurlu-hüzünlü-derin...

Şarkılarından örnekler için : http://www.myspace.com/thewishingtreeband

Fly adlı şarkısının Marillion konserinde seslendirilmiş versiyonu için ise başlığımızı tıklayalım.

Thursday, June 25, 2009

Office Space (1999)



Gayet güzel bir filmmiş. Özellikle Ferhat Göçer'in kankası ile aynı ismi paylaşan ve bu durumdan ölesiye nefret eden Michael Bolton adlı karakter inanılmazdı... En sevdiğim sahneden:

Samir: No one in this country can ever pronounce my name right. It's not that hard: Na-ghee-na-na-jar. Nagheenanajar.
Michael Bolton: Yeah, well, at least your name isn't Michael Bolton.
Samir: You know, there's nothing wrong with that name.
Michael Bolton: There *was* nothing wrong with it... until I was about twelve years old and that no-talent ass clown became famous and started winning Grammys.
Samir: Hmm... well, why don't you just go by Mike instead of Michael?
Michael Bolton: No way! Why should I change? He's the one who sucks.
-- 

Wednesday, June 24, 2009

Avatar: The Last Airbender


Bu nasıl bir haberdir...
Avatar: The Last Airbender filme çekiliyor.Bir zamanlar saygı duyduğum ama The Lady in the Water ile karizmasını yerle bir etmiş M. Night Shyamalan bu sefer durumu toparlayacağa benziyor.
Trailor'ı izlerken bile heyecanlandım. Airbend efektleri inanılmaz...
(İzlemek için bu yazının başlığına tıklayın, siz de heyecanlanın, siz de inanamayın...)

Avatar'da en tuttuğum karakter Zuko'yu Slamdog Millionaire'deki eleman canlandırıyormuş. Ateş krallığının dengesiz ve karizmatik prensi Zuko'nun buralarda da çok rahat görebileceğim bir tipe uyarlanması pek yazık olmuş. Bakalım, belki de yakıştırırız izlerken...

Tuesday, June 23, 2009

The Bro Code




Okudukça yıkılacağınız, yıkıldıkça okuyacağınız bol testeron yüklü bir kitap... Neredeyse dizinin kendisinden bile eğlenceli. En sevdiğim bölümlerinden biri HOT vs CRAZY şeması. Şöyle bir madde var mesela.
HOT
Likes to sing aloud to Poison songs
CRAZY
Likes to sing aloud about poison


Poison şarkıları nedeniyle HOT olabilme kapasitem varmış ya, ne güzel... Teşekkürler Amerika!
ne garip birşeymiş... görüp yanına gidememek.
sanki koca bir balonun içindeki havayı yutuyorum, hava mideme doluyor, boş ama dolu

Tuesday, June 16, 2009


Konser sezonu açılmışken geçen senenin bütün sıkıntıları silip süpüren etkinliği R.E.M'i tekrar anıyoruz.
Bu senenin konserleri pek bir fos.

Thursday, June 11, 2009

shawn of the dead


deli gibi gülerken, korkmak, şaşırmak ve iğrenmek... gerçekten muhteşem ötesi bir filmmiş...

I stood beneath an orange sky


Bu filmin üzerimde bıraktığı etki bir türlü geçmiyor. Ara ara tekrar izlemeye başlıyorum ve iç çekip "işte tam da olması gerektiği gibi" diyorum. Bazen de otobüste koca güneş gözlüklerimin arkasına saklanmış düşünürken "i-pod shuffle"a bir şarkı düşüyor ve 6 dakikalık şarkıyı üstüste dinleyip saatlerimi geçiriyorum. işte tam da olması gerektiği gibi, monoton ve hareketsiz günün ardından...

Garden State'in muhteşem soundtrack'inden kendinizi doğaya atmak için can çekişeceğiniz huzurlu/hüzünlü bir şarkı
Alexi Murdoch - Orange Sky

Monday, June 01, 2009

2

İki yeni önerimiz var bugün.

Biri Miller Freshtival ismiyle beni hafif irrite etmiş ama önyargılı olmamak adına gittiğim Kuruçeşme'deki elektronik bazlı (evet önyargılı bir insan değilim artık) festivalde izlediğim Friendly Fires...

Bu çocuklar pek bir enerjik, pek bir mutluydu sahnede. Hatta solistleri o kadar mutluydu ki gözlerimizi alamadık uzun süre. Tarzları indie pop'a karıştırılmış hafif elektronik müzik kanımca. Vokal de klasik Indie havasında...
(kafiyeye dikkatinizi çekerim)
http://www.myspace.com/friendlyfiresDiğeri de Avustralyalı müzik gruplarını araştırma takıntısına girdiğim zamanlarda keşfettiğim Powderfinger. Arasıra Nickelback ve Foo Fighters tadında teenage gruplarını dinlemek istediğiniz, lakin utandığınız durumlarda Powderfinger karizmanızı kurtarabilecek cinsten. Müzik olarak da daha kaliteli bir doyum sağlayacağı kesin.
http://www.myspace.com/powderfinger

Thursday, May 21, 2009

Friday, May 15, 2009

Coraline

Uzun zamandır sinemaya gitmemekle yakınan bendeniz, bu akşam Oscar'lara yakışır bir açılışla sinemalara dönüş yapıyorum. (Bu da ne demekse...)
Saygı duyulası yazarımız Neil Gaiman'ın güzide eseri "Coraline" sonunda sinemalara geldi. Üstelik 3 boyutlu, üstelik Nightmare Before Christmas tadında...
Son zamanlarda paralel dünyayla iyice kafayı bozduğum için Coraline karakterine yakınlığım bu film için heyecanımı iyice arttırıyor.Gittiniz ve çok mu beğendiniz. O zaman Coraline'nın çizgi roman tadındaki "graphic novel"ını bir solukta okuyun derim.
Ardından da henüz okuma şerefine ulaşmadığım ama deli gibi merak ettiğim "The Graveyard Book" okunabilir... (bkz: yine Chris Riddell)

Thursday, May 14, 2009

Dwight Schrute bizim ofise gelsin!!



Would I ever leave this company? Look, I'm all about loyalty. In fact, I feel like part of what I'm being paid for here is my loyalty. But if there were somewhere else that valued loyalty more highly, I'm going wherever they value loyalty the most.

Thursday, May 07, 2009

thumbsucker


We have to overcome the idea that everyone is the same.

Thursday, April 30, 2009

Willard ve Onun Bowling Kupaları

Saygı duyulası Beat kuşağı yazarımız Richard Brautigan "Willard ve onun bowling kupaları" adlı kitabıyla tekrar ve tekrar takdirimizi kazandı. Bir, bilemediniz iki günde kolaylıkla bitirebileceğiniz bu kitap; değişik konusu, alışılmışın dışındaki kurgusu ve akıcı diliyle insanı gerçekten etkiliyor.

Beğenirseniz yazarın diğer kitaplarını da koşun alın. Özellikle "Kürtaj" her evde bulunması gerekenlerden...

A Pop-Up Guide To The Galaxy

Sanırım nazara filan inanmıyorum. Aksi taktirde geçen gün sahip olduğum bu dünyalar güzeli pop-up kitabını böyle gelişi güzel afişe etmezdim.
Her sayfasında ayrı ayrı mücizeler içeren "Starwars - pop-up guide to the galaxy" o kadar muhteşem ki sabah uyanır uyanmaz hala yerinde duruyor mu diye kontrol etmeden duramıyorum.
Eğer siz de geceleri Dart Vader ve Luke Skywalker'ı karanlıkta parlayan ışın kılıçları ile savaştırırsanız nerdvana'ya en kısa sürede ulaşırsınız.

Çok mu kıskandınız...
http://www.amazon.com/Star-Wars-Pop-Up-Guide-Galaxy/dp/0439882826/ref=sr_1_1?ie=UTF8&s=books&qid=1241107858&sr=1-1

Monday, April 27, 2009

Blue Ridge Mountains

You're ever welcome with me any time you like, Let's drive to the country side, leave behind some green-eyed look-a-likes, So no one gets worried, no.

Tek bir şarkıda hayatın anlamını ya da o garip derinliği bütün kalbinle hissedersin bazen ve böyle şarkılara rastlamak gerçekten zordur. Uzun zamandır Fleet Foxes dinlerken, bu adamların yaptığı harika müziğe inanmakta zorluk çekiyorum. Kendi hallerindeki bu Seattle'lı indie pop grubunun ülkemize gelmesi neredeyse imkansız. Yine de Starbucks'a ne zaman gitsem fonda şarkılarını duyuyor ve derin derin iç çekiyorum. Starbucks'ın tüketicilerine böyle hizmetler vermesi gerçekten garip...*Tarzlarını "doğaçlama barok harmonik pop" olarak tanımlayan grubun "Sun Giant" ve "Fleet Foxes" adlı hali hazırda bulunan iki albümü var.

Friday, April 24, 2009

F.O.C





Yeni Zelanda'lı olsalar da; içlerinde Türk kanı taşıdıklarına dair çok kuvvetli inançlarım olduğu Jemaine Clement ve Bret McKenzie tek kelimeyle muhteşemler...
Paralel kankalarım +2

Tuesday, April 21, 2009

sağa bak

sağ köşemize iki yeni blogumuz daha eklendi...

Sevgili Datça'lı faremiz Nevzat Günay'dan İngilizcemizi ilerletici, kızlar için arapsaçı teknolojik bir blog : analyse, roll eyes 120° northeast, write, build, share.
Bir de son derece yaratıcı başlığıyla "Noluyo lan"

Yepyeni postlarını bekliyoruz...

geliyooor


beyninizin küçük bir bilgisayar gibi çalıştığı günümüz ofis yaşantısında, eve gidip de internete girmek, ekrana bütün gün baktığın boş bakışları yapıştırmaya devam ettirmek mümkün olmuyor.
iş bu sebepten blog aleminden de uzaklaşmış buldum kendimi, ayıp ettim...

Efenim yukarıdaki fotoğrafta da desteklediğim gibi bendenizi pek sevindiren bir haber bu haftasonu itibariyle günleri saymamı hızlandırıyor.
Temmuz ayı gerçekten bu yılın en en güzel ayı olacak...

4 Temmuz Cumartesi: Dream Theater İstanbul konseri
10 Temmuz Cuma: 1 haftalık ülke topraklarından göç etme eylemi.
20 Temmuz Pazartesi: Tatil dönüşü bunalımını şiddetli ölçüde hissettirmeyecek Deep Purple İstanbul konseri

Bir de Temmuz ayına kadar istenilen kiloya inme ve Ağustos ayında vuku bulacak olası sıkıntıyı en hafif yaralarla atlatma gibi planlar da var...

böyle.

Wednesday, April 08, 2009

Angel Falls

Efendim gezelim, görelim, öğrenelim köşemize hoşgeldiniz. Her ay düzenli olarak dünyamızdan güzide bir mekanın tanıtılacağı yararlı köşemizde ilk durağımız Venezuela - Angel Falls.

Güney Amerika'nın kuzeyinde, Karayip Denizi ve Kuzey Atlas Okyanusu kıyısında ve Kolombiya ile Guyana arasında yer alan "Angel Falls"u ölmeden görmem gereken yerlerim arasına istisnayla ekledim.
Bir insanın görebileceği en muhteşem doğa harikası "Angel Falls" 979 metre yüksekliğiyle, dünyayın en yüksek şelalesi sınıfına giriyor. Şelale o kadar yüksek ki; tepeden akan su güçlü rüzgarların etkisiyle buharlaşıyor ve etrafı bir sis tabakası kaplıyor. Venezuela'da sıkça kullanılan Pemon dilinde buraya "Kerepakupai merú" diyorlar. Yani İngilizce mealiyle "waterfall of the deepest place".
Venezuela'ya nasıl gidebileceğim meçhul ama öğrendim ki burayı görmek için Venezuela'ya gitmek yeterli olamayabiliyormuş. Angels Falls ülkenin ulaşılması zor ormanlarında bulunuyor ve turistik geziler için özel uçak kiralanması ya da tekne seferlerine katılmak gerekiyor. Eğer nehir yeterince yüksek değilse ya da hava bulutsuysa turlara izin vermiyorlar. Yani "çantamı sırtıma alırım, maceraya atılırım" gibi bir şansınız yok. Burayı görmek için turistik bir aktiviteye maruz kalmak zorundasınız. Tekne seferleri için uygun zamanlar Haziran - Aralık arası, uçmak isterseniz de Aralık-Mart aylarını tercih etmeniz gerekiyor.

Thursday, April 02, 2009

Sıkıcı...
Bu aralar herkesten, en çok da kendimden duyduğum yegane kelime bu... Herkes sıkılıyor. Herkes etrafındaki insanları ölesiye sıkıcı bulmaya başlıyor. Etrafındakileri ve yaşadığı ortamı sıkıcılıkla suçlamanın kolaylığına alışan sıkılan insan; bir süre sonra suçu kendine atıyor ve kendini sıkıcı bulmaya başlıyor. Bir yanın buna inanmamayı tercih etse de, sıkılan insan psikolojisinin bu aşaması gerçekten huzursuz edici cinsten...

Köklü değişikliğimden bu yana 6 ay geçti ve ben yaptığım değişiklik üzerinde monotonluğumu ilan etmiş bulunuyorum. Doğal olarak da ölesiye sıkılıyorum.
Sıkıntıyı gidermek için öneriye ve ardından da harekete ihtiyacım var...

Belki dövme yaptırırım, belki üşenmem de bisikletle uzun yollar katederim, belki parama kıyıp Monopoly Dünya Şehirleri alırım...
Yeter mi acaba...