Wednesday, November 28, 2007

Yine "uzun zaman oldu yazmayalı" diyerek başlayacaktım cümleye. Zaten gördüğünüz üzere öyle oldu. Ama böyle uzun zamanlar bloguma elimi sürmeyince aklımdan geçen tek giriş cümlesi "uzun zaman oldu yazmayalı" oluyor. Böylece uzun zamanın bahanesi ile gelişme ve sonuç bölümleri de kendiliğinden uzayabiliyor. İlahi adalet. Biraz önce parmağımı pencereye sıkıştırdım ve baş parmağımın arka tarafında (ki şekil olarak en sevmediğim parmak kısmıdır) uzun ve tombul bir siyahlık var. Mor mu yoksa siyah mı diye uzun süre inceledim kendisini ve siyah olduguna karar verdim. Şekil olarak solucana benziyor. Derimin altında yaşamaya karar vermiş bebek solucanın üstünü yara bandıyla kapattım. Artık bir yere kaçamaz. Sıkıcı ofis hayatında kendini eğlendirme çabaları bunlar... Ofis hayatından her zaman nefret etmişimdir oysa ki. En çok da sıkıcı ve sessiz olanlarından. Bir türlü çıkamayan dergi halk arasında efsaneleşmeye başlıyor yavaş yavaş. Her efsane gibi bunun da gerçekliğine inanmıyor kitleler. Efsaneyi yayan dört kişiden biri olan ben de inanmıyorum artık. Yine de güzeldir işte birşeylere inanıyormuş gibi rol yapmak. Bu kadar. Hangi bölüm gelişme, hangi bölüm sonuçsa artık...

Sunday, October 21, 2007

A philosopher once asked, "Are we human because we gaze at the stars, or do we gaze at them because we are human?" Pointless, really...”Do the stars gaze back?" Now that's a question.

me and you and everyone we know

we could be heroes just for one day

Saçma sapan geçen bir Pazar gününün ardından eve gelip rahatlatacak bir müzik açıp düşünmeye başladığımda bazen kendini en az senin kadar ezik, çirkin ve sıkıcı hisseden bir arkadaşın olduğu için sevinebiliyorsun. birlikte sıkılabilmek bile özen gerektiriyormuş mesela. hayat gerçekten salak saçma bir boyut kazanıyor bazen. yapacağin o kadar güzel şey varken ama ne yaparsan yap tatmin olmayacak bir günündeysen eğer ,kendini bir odaya kapayıp Dire Straits dinlemek iyi gelebiliyor. Bir de düşünüyorum, dinlediğim müziklere uyum sağlayabilen bir ülkede yaşamak daha mı iyi olurdu. Cevabı o kadar uzun zamandır biliyorum ki aslında. Bugün düşüncelerim sürekli başka yerlere sürükleniyor ve ben su an oldugu gibi hiçbirşey düşünmeden yazmayı çok seviyorum. Bugün kendimi sevdiğim anlar oldu ve o anlarda hep bu güzel huzurlu odadaydım. müzigim açıktı ve ellerim ve gözlerim haraket etmeyi seviyordu. Dışarı çıkınca ne değişti acaba. bugün havanın rengi gri, kafamı havaya kaldırdım ve griliğe baktım. içim büyüdü. o kadar büyüdü ki korktum bir an. dedim ki "5 senem var muhteşem değişiklik için" "5 sene sonra muhteşem değişiklik içinde yaşıyor olmalıyım" kontrolcü olmadığınız ve endişeli gözlerle bakmadığınız sürece siz de katılabilirsiniz. yeter ki günün sonunda eğlenceli bir günü geride bıraktığımızı düşünerek gülümseyelim.

Şarkı önermeliyim bir de. Belki içinizden biri birgün benim gibi hisseder sıkıcı bir Pazar günü. Hayalleriniz için kotalar koymak yerine biraz cesaret ararsanız ve bu cesaretin bir şarkıyla geleceğine inanırsanız

Dire Straits - On Every Street

Friday, October 19, 2007

sağdan soldan yukardan aşağıdan salak saçma düşüncelerle kendimi büyük bir saldırı altında bıraktığım anlardan birinde, neden bunu uzun zamandır kendime yaptığımı düşündüm ve elime çayımı aldım vapurun arka tarafına kuruldum. Yani gerçekten gereksiz bazı şeyler eğer elime çayımı alıp gözlerimi kapatıp rüzgarı hissedebiliyorsam. Kafamı karıştıran şeye yakınlaşmalı mı uzaklaşmalı mı, yoksa sadece bırakmalı mı bünyeyi... Garip işte. İnsanoğlu düşünüyor ve yaşadığı anı mahfediyor. Vapur seferleri bitiyor, çaylar soğuyor fln... Sonra finikülere bindim ve birkaç dakikalık teknik bir hatada anında paranoya yapıp öleceğimi hayal ettim ve işte daha mutluyum. Bu noktada bütün ihtiyacım olanın ölme korkusu olması da garip. Basit düşünmekten utanmamalıyım aslında.

"we are human after all"

Bir de şarkı öneriyim
Ölüm korkusu yaratma gibi bir lüksünüz yoksa dinleyin.
Bruce Springsteen: Worlds Apart

Saturday, October 06, 2007

ne zaman geldiğini anlamadığım bir değişim yine. tıpkı bir sabah kalkıp artık eskisi gibi olmadığını hissettiğin anlar gibi. seni bu kadar çabuk değiştiren hiçbirşey olmasa da hayatında, bir sabah kalkıyorsun ve düşüncelerin farklı yönlere kaymış. Hangi yöne gideceğini bilememenin korku ve heyecanıyla karışık garip bir duygu hapsediyor seni. Ama en çok kendini açıklama derdi durduruyor.
"Sana bu yeni insanı nasıl anlatabilirim ki... Sevip sevmeyeceğin umrunda değil, sadece duruma uygun en doğru cümleler nasıl çıkar içimden. "
İşte böyle birşey. Sanrım sadece bu nedenle yeni olan herşeyin çekim kuvvetine katılmak kolay. Yeni bir şarkı, yeni bir duygu, midene ilk defa girecek yeni bir yemek, sokaklarında ilk defa yürüyeceğin yepyeni bir ülke ve sadece değişimini tanıyacak yepyeni insanlar. Belki de bu yolla yarattığın yargılardan, suçluluk duygularından, alışkanlıklardan, onaylardan kısaca soyutlarsın kendini. Oysa uzun bir yol vardır önünde. Ta ki bir sabah kalkıp artık eskisi gibi olmadığını hissetiğin ana kadar...

Sunday, September 30, 2007

Thursday, September 27, 2007

Bir Gün

Bir gün yürüyüp gidecek
Ve özgür olacağım.
Faydasız olanları
Güvenli faydasızlıklarıyla bırakarak
Hiçbir adres vermeden ayrılacak
Ve kıraç topraklardan geçeceğim
Dünyayı orada bırakmak için
Sonra da endişeden bağımsız gezeceğim
Tıpkı işsiz bir Atlas gibi.


James Kavanaugh

Sunday, September 23, 2007

Nerden geldiği bilinmeyen wireless internetimin sonuna kadar keyfini çıkarıyorum. Sanırım komsulardan biri farkında olmadan bana teknolojinin kapılarını açıyor.

yazacak çok şeyim vardı yazmaya başlamadan önce.. böyle durumlarda susmak ve saçmalamamayı tercih etmek en iyisi...

öyleyse geceyi 80lerin seksi, asi, özgür ve mutlu rock müzikleri ile sonlandıralım. Sürekli dünyayı gezdigimizi, yarın iş olmadıgını ve aslinda hiç çalışmaya bile ihtiyacımız olmadıgını varsayalım.

MSG: When i'm gone

Wednesday, September 19, 2007

İnsanı yeni birşey almaktan daha mutlu eden birşey varsa, yeni alınan şeyi doyasıya kullanmaktır. evet sevgili bir elin beş parmağını geçmeyen blog okuyucularım sizlere yeni lap top'ımdan bildirmekteyim. (bkz: toshiba A200 1M4) Loş ışıklarımı açtım ve loş ışıklara en uygun sesi de açtım sonuna kadar. Sanki odanın içinde Bruce Springsteen var ve bir yandan etraftaki nesneleri incelerken şarkı söylüyor. Ne garip değil mi? Uzaklarda biri var ve hiç farkında olmadan birilerinin hayatına kimsenin kolay kolay getiremeyeceği kadar umut ve heyecan getiriyor...
neyse gün bütün olumsuzlarına rağmen değişik bir filmle, abzürd bir tuvaletle, bol yenilgili bir tavla oyunu, loş ışıklar, Bruce ve harmonika eşliğinde bitiyor. Ha bir de sıcak süte katılmış bir çay kaşığı kakao ve kahve ile...
Goodnight Neverland...

Monday, September 17, 2007

Haftasonu dertli olmanın binbir çeşit halini yaşarken aslında tek dert ettiğim yapacak bir şeyin olmamasıydı. Sonra 2 saniye kadar kısa bir sürede beynimi patlatabilecek kadar çok düşünceyi kafama sığdırma rekorunu tek başıma kırarken, aslında yapacak çok şey oldugunu ama hiçbirini yapmak istemeyişime dert edindim... kafamı dışarı çıkarıp havayı içime çekip bisiklete binmeyi tercih edebilirdim, ya da kitap okumayı, ya da fotoğraf çekmeyi ya da film izlemeyi fln. Tek yaptığım koltuğa gömülüp CSI Miami izleyip Horatio Cane'e inadına gıcık olmayı tercih etmek oldu. İnsan böyle zamanlarda o kadar uyuz oluyor ki kendine. Bile bile kendime uyuz olmama dert edindim. Kalktım odama gittim. Camı açtım ve bir sigara yaktım. Sonra sigara içmeme dert edindim. Sonra iki nefes alıp sigarayı söndürme gibi gereksiz bir masraf yapmama dertlendim. Hayat pahalıydı nasıl olsa. Hayatın pahalı olmasına, maaşımın az olmasına dertlendim. Ordan hooop çıkmayan dergiye dertlendim. Ordan yazmadığım kitabıma dertlenirken, gözüme ilişen çalmadığım gitarıma dertlendim... Beynim çok hızlı hareket ediyordu ve her 2 saniyede beynimde dolaşan 2 milyon düşünce dert edinmeme neden oluyordu. 2 milyon düşünce arasında şu cümle çıkageldi ki o sırada "Hook"u düşünüyordum sanırım: "İngilizler acil durumlarda bir fincan çay içer". ya da ona benzer birşeydi. Gittim hemen bir çay yaptım. Hareketlerim düşüncelerimden daha hızlı olursa dert edinme katsayım düşerdi belki. Neyse çay yaptım. Marillion koydum. Marillion amacımı yerine getirmem dertlerden uzaklaştırdı beni uzun bir süre. Kocaman bir gülümsemeye yol açtı. Ama birdenbire değişen şarkı yine dertlendirdi. Gülümseme gitti.
Şarkı dedi ki bana:
"You're gone and suddenly i can see. i'm in the shadow of you"

am i?

ama bu yalnızca benim. orda bu şarkıyı dinlerken yalnızca ben vardım ve yine yalnızca ben olacağım. Saçma bir düşünce di mi? Oysa kimse bir şey de yapmadı bana. Basından beri sadece benmişim engelleyen kendimi. Yine dert edindim. Bütün bunlara işte...
Daha fazla dert edinmemek için yeni planlar oluşturmalıydım kendime. Hikayelerim artık başlamalı. Uzayda geçen koca bir macera bekliyor beni... Bu kadar tembellik yeter

Tuesday, September 11, 2007


Bu fotoğrafı çektiğim sırada dükkanın sahibi bıçkın delikanlı "Abla sülük lazım mı " diye soruverdi. Onun için süper normal olan bu soru, benim için hayatımın en absürd sorusuydu. Ve muhtemelen de Afrika'ya gidip yerli halkla kaynaşıp, dillerini öğrenip böcekle fln beslenmediğim sürece de öyle olacak. Neyse fotoğraftan çıkartılacak ders sülüklerin her derde deva canlılar olduğu. Bu noktada tıpın ilerlemesi hiç mühim diil gerçekten. Hani bütün romatizma, mantar gibi hastalıkları iyileştirmesini anlayabilirim ama alt tarafa minnacık kaşıntı yazmaları gerçekten süper saçma.
"Sülükcüm sana zahmet sırtım kaşınıyor. Yok sağa. daha da sağa. Hah tam orası."
"Oldu mu abla"
:)

Friday, September 07, 2007

en cok da birseyler yasandığı zamanlar yazmak istemiyorum buraya. genelde tam tersi olur oysa ki... bir gün oluyor ve biri gidiyor yanından çok uzaklara. Bende her seferinde bunu binlerce filme konu olmuş şu sahneye benzetiyorum:
Kız yatakta yatar. Sabah olmuştur. Gözlerini açmadan kolunu yatağın diğer tarafına doğru uzatır. Bir süre boşluğu yoklar. Sonra gözlerini açar ve erkeğin gitmiş olduğunu görür. Ve bomboş bakar yatağın diğer kısmına...
Aslında hiçbir parçası bu sahneyle denk olmasa da, bende aynı hissi yaratıyor. o yatak sahnesini hiç yaşamamış olsam da. sanırım sadece o görüntüyü getiriyor aklıma.
neyse, bu süre zarfında bir konsere gidildi (Bkz: chris cornell). su an beynim ikinci konsere gidip gitmeme kararı ile boğusuyor. (Bkz: tool) Ama bir yandan da evde olmak, iki kelime etmeden film izlemek, gerinmek, gerinmek ve gerinmek var.

Monday, August 27, 2007

extra terrestrial

oysa yollarda aklıma o kadar güzel edebi cümleler gelmişti ki, şimdi hepsini unuttum.
içimdeki edebi cümleler ancak takıların felsefesi olarak dışa vuruldular ki, bu da zaten uzun süre yetecek kadar dalga geçme konusu oluşturdu...
ve bütün bu edebi düşüncelerin sonucunda çıkan aslında hepsinin bir yerde ne kadar anlamsızlaştığı... Bütün o yaşanacak dramalardan, üzüntülerden, sözlerden, şüphelerden, vaatlerden, özlemlerden ve umutlardan delicesine sakınmak isterken aslında Peter Pan saflığıma geri dönüyorum. Sevgi ve özgürlük varoldukça herşey mümkün nasıl olsa.
Bu da herkesin cevaplamaya çalıştığı bilindik soruyu benim için fazlasıyla basitleştiriyor.
Bir adaya düşsem yanıma sadece 2 uzaylı alırım ve sonsuza kadar mutlu yaşatırım onları...

Wednesday, August 22, 2007

bozcaada:)

Bir gece dört tekerlekli bir araca biniyorsun. Bütün dünya hep aynı yatakta uyurken, hep aynı olan işlerine gitmek için hazırlanırken, hep aynı televizyon ekranına bakarken dört tekerlek seni o an bambaşka bir boyuta geçiriyor. Ve başka bir şehir. Gezmenin en çok bu yanını seviyorum zaten. Ben hareket ederken, bütün bir dünya yerinde sekiyormuş hissi. Bu seferlik gezintim kısa mesafe olsa da, yarın denize gireceğimi bilmek o kadar güzel ki...

İlerdeki hareketler iki kanatlılarla gerçekleşsin... belki devasal bir kuş ya da ejderha... yakın planda bir uçak bile olabilir bu.

Thursday, August 16, 2007

her ay mı yaşanır şu salak isteksizlik hali ve koca bir dünyayı mideye indirme isteği... duramıyorum. gelsin bisküviler, çikolatalar, tatlıya dair ne varsa artık... hansel ve gratel olma salaklığını bile gösterebilirim şu an . sonunda cadı tarafından yenmek olsa bile...
ve bu odun şekilli ve canlı olsa tamamen odun bir karaktere sahip olacağını düşündüğüm sandelyeler afedersiniz popomda ağrıdan acıya geçme boyutu kazandı. sanırım bu sandalyeleri yapmak için kesilen ağaç gerçekten mutlu değilmiş o ormanda. Ormanın yağmur almayan tek bölgesinde yetişmiş ve sürekli güneşi çekmiş üzerine. Zamanla o kadar katılaşmış ve yabanileşmiş ki hiçbir canlı barınmak istememiş bu ağacta. Ama sonunda bir insanın işine yarayabilecek bir forma girdiğinde de hiçbir şey kaybedememiş odunluğundan. Uyum sağlamak lazım değil mi hayatta?? Ben de çoğu zaman tercih etmediğim formlara girebiliyorum ama odun olmaktan başka seçenekler buluyorum kendime. Hadi birazcık ders al ve yumuşat kendini. böylece tek düşündüğüm eve gidip, yumuşak koltuklara gömülmek olmasın.

Tuesday, August 07, 2007

Büyüdükçe Bruce Springsteen olsa da, Easter tadında bir şarkıyla yön alsa hayatım şu an. Tıpkı İtalya'daki o huzurlu kampa ilk ayak bastığımda onu duyduğum gibi. Ve seneler sonra masal gibi bir şehirden, yüzlerce insanın arasında o şarkıyı o büyülü sesten dinlediğimde mutluluktan gözlerimin dolması gibi... Ve onu anlayan birinin o şarkıdaki soloyu çaldığı penayı bana uzatması gibi... Bu şarkı hep büyü ve heyecan getirdi hayatıma. Alakasız zamanlarda karşıma çıktığını farkettiğim zamanlarda bile. Bazen bir insan kılığında, bazen de rüzgar ya da ağaç. Küçük Prens'in kayboluş resmindeki duyguya benzer birşeyler işte. Serin ve huzurlu...
Şimdi her dinlediğimde o duyguyu kaybettiğimi düşünsem bile her an karşıma çıkacakmış gibi.
Ve yine romantikleşen bünyem şu an ofiste olmamalı ama yazma ihtiyacım önlenemez boyutlara geldi. Ya da gezmek ve nereye gideceğimi bilememek isteği.. Hepsi bitmek bilmeyen özgürlük arayışı yüzünden olsa da... neyse devamı yok. şu an ne düşündüğümü bilmeden yazıyorum ve böyle olması da hoşuma gidiyor. yapılacak çok iş var, gidilecek çok yer var. peki bu durumda o "deja vu" dedikleri zımpırtı hangi noktada işe yarıyor. Ve tekrar "Easter"... işte deja vu...
Şu herkesin okumaya başladığı kitabı elime aldım. Bir nevi faydalı bir bilgi bulmak için. Diyor ki evrene yaydığın bir enerji varmış ve o enerji gelir seni bulurmuş bir gün ve beraberinde de kocaman dileklerini sunarmış sana. Son zamanlarda evrene yaydığım enerji hafif gri ve karman çorman bir bulutsa, karmaşık düşüncelerin ve hayallerin de beni bulması kaçınılmazdı gerçekten. İyi enerjiler saklıyorsam kendime, bir kısmını ihtiyacı olana vermek içindir. Bu enerji güçlendikçe bencilleşir ve bütün gücünü kendine saklamak ister. Yapayalnız ve güçlü bir birey olmak ister. Haklıdır da. Yolun sonunda güzel şeyler onu beklese de evrendeki enerji paylaşılmak ister. Ama evrene yaydığın enerji sadece sana aittir ve diğer güzel enerjilerle buluşmak ister. Burdan çıkaracağımız sonuç şudur sevgili bir elin beş parmağını geçmeyen blog okuyucularım. Herkesin enerjisi kendine. Evren mutlu olmanız için ve daha büyük oranda mutsuz olmanız için size fırsatlar sunarken, ruh halinize göre de insanları üzerinize çektiğinin farkındadır. Bu sebepledir ki Trident reklamının muhteşem ruhu her zaman yüzümü güldürmeyi becerir. Enerji budur işte, çekim gücüne karşı koyamazsınız.

Monday, August 06, 2007

bir iyisin, bir kötü... iyi, kötü, iyi, kötü.... böyle giden bir döngüyü beyninin sağ tarafı normal karşılarken, sol taraftaki duyarlı kısım böyle olmaması gerektiğinin sinyallerini veriyor. Oysa biliyorsun ki kararlı bir gülümseyişten başka hiçbirşey istemiyorsun hayatında. Bir yandan ayaklarını uzatmış çayını yudumlarken, elindeki gazeteyi gerçekten okuyabilmek istiyorsun. Arkada sürekli çalan o kendi oluşturduğun fon müziği biri kapatsın istiyorsun. Ama o kumanda sadece sende, bunu da biliyorsun. İstediğin müziği dinleme özgürlüğün, istediğin kadar okuyabilme ve yazma özgürlüğün de elinden alınmayacak tek şey. Bunu da biliyorsun. Kendin için yarattığın özgürlük bağımsızlıkla bağdaştığında fon müziklerin sayısı artacak belki de...
Ve yine biliyorsun böyle bir hayat değil sana sunulan. Hafif yağlı ve kulak memesi kıvamı...

Tuesday, July 31, 2007

hop hop horraay

bir durdurabilsem içimdeki bu bitmek bilmeyen saçmalama güdüsünü. Durdurmam gereken zamanlar artarken, aklımdaki "la vita e bella" sahneleri gitmiyor. Saçmalamak güzeldir. Aynı yağmur yağdığında şemsiyeyi fırlatıp su birikintilerinde zıplamak gibi, yürürken bağıra bağıra şarkı söylemek gibi, kocaman bir gözlüğü suratına yapıştırıp bıyık altından gülümsemek gibi...
Herşey saçmalamayı gerektirebiliyor yanında doğru insanları tutarsan.
Yalnızca iki tip insandan uzak durmak gerekli:
Yaşlandıkça kulakları kafalarından büyük olan insanlar
Ve konuşurken alt dişlerini sıkanlar
Gerisi boş...

:)