Thursday, July 31, 2008

my precious

Küçükken üzerinde yanar döner pony'ler olan, ayakkabıyı her oynatışında pony'lerin de şekillerinin, renginin değiştiği saçmasapan bir ayakkabım olmuştu. O ayakkabıyı evin içinde gece gündüz giyer, yatmadan önce başucuma koyar ve her sabah heyecanla kalkıp yerlerinde olup olmadıklarına bakardım. Sanki onu ayaklarıma geçirip mahallede iki adım atmam bile bütün çocukları kıskandırmaya yeter gibi hissederdim. O kadar havalı zannederdim kendimi...


Aynı durumu Orta 3 zamanlarında ilk gitarımı aldığımda da hissetmiştim. O zamanlar (hala sağasağlam duran) Yamaha akustik gitarım 50 milyondu, bana dünyanın en pahalı eşyasıymış gibi gelirdi. Gitarı eve götürürken anlamsız şekilde korkmuştum birileri çalar diye... Her gece onu siler ve sabah kalkıp hala yerinde olduğunu görmek için sabırsızlanırdım. Ne zaman gitarımı omzuma takıp gitar kursuna gitsem benden havalısı olmazdı. Saçlarımı da açarım, rock da dinlerim, manyak gitar çalarım (!) altyazısıyla Kadıköy'de yürüyüşlerim şu an hatırlayınca tam bir rezaletti. Ama ben kendimce Marla Singer'dan bile daha cool'dum.


Sonra bu duygu geçti. O uğruna öldüğüm fotoğraf makinemde ve hala taksitlerini ödediğim lap top'ta bile yaşamadım onu. Sanırım bu tarz heyecanları yaşamak için belirli bir yaş sınırının olduğunu düşünürken karşıma çıktı. Uzuuun zamandır arayıp da bulamadığım, elime ilk aldığımda "my precious" diye kendimi kaybettiğim şey Eminönü gibi alakasız bir yerde karşıma çıktı. Hem de sadece 15 YTL'ye...

Onu ne zaman taksam kendimi mutlu hissediyorum. O kadar rahat oluyorum ki kimse benim duvarımı geçemezmiş gibi... Gözlüklerim gözümdeyse Johhny Depp gelse konuşsa bile kekelemezmişim, süper cool davranırmışım gibi geliyor.
Harry Potter'ın görünmezlik pelerini varsa benim de John Lennon gözlüklerim var. Büyü gibi bir şey. Bu durumda hiç kış gelmesin, hep gündüz olsun, dünyada barış olsun ve o gözlük ölene kadar benimle yaşasın istiyorum...

:)

Monday, July 28, 2008

diziler ve diziler ve diziler


Tenecious D üzerine bir sürü film ve dizi geçti. Bir sürü film geçmedi aslında sallamayayım şimdi. Genelde değerli ama bir o kadar da boş geçirdiğim vaktimi dizilerle harcıyorum. Bir tanesi yeni keşfettiklerim arasında. Yeni Zelandalı süper iki elemanın müzik camiasında ünlü olma çabalarını anlatıyor. "Flight of the Conchords". Zaten izleyenler baş karakterdeki müthiş geek oyuncu Jemaine Celement'i "Eagle vs Shark" filminden tanıyabilirler. Her bölümü müthiş komik ve bir o kadar da anlamsız olan diziden çıkarılacak ders:
Hayatı çok fazla ciddiye almak gerekmiyor.

Bir diğer dizi de Lost. Zamanında her hafta tırnaklarımı yiyerek izlediğim bu diziye Ozan'ı bekleme (bkz: sevgili* Los Angeles*) alışkanlığımla birlikte ara vermiştim. Sevgiliye 10 günlük bile olsa kavuşunca 4. sezona da kavusup bir çırpıda bitirmiş oldum. Bu diziden çıkarılacak ders:
1- "Everyting happens for a reason" ya da antikarizmatik çevirisiyle "herşey olacağına varır."
2- Kesinlikle ama kesinlikle Locke'a ne yapamayacağını söylemeyin.

Şu aralar da 5. sezondan itibaren izlemediğim kült dizi Seinfeld'e yer verdim. Maalesef bu diziden diğerlerine oranla yapıcı bir ders çıkaramıyorum. Ama 9-6 çalışan ve genelde hayatının yavaş geçtiğini düşünen Türk genci için "Hayatın çok sıkıcı ve öyle arkadaşların yok." gibi olumsuz düşüncelerimi sayabilirim.

Her izlenilen diziden ya da filmden ders çıkartılamıyor tabi. Hatta tavsiyem ders çıkarmak gibi yorucu faaliyetlere girişmemenizdir. Bu durum bana annemden geçen bir özellik. Ne zaman sinemaya gitsek çıkışta; "Evet bu filmden ne ders çıkardın Bengü? " gibi bir soru yöneltir. İşin saçma yanı gerçekten de bu soruya bir cevap vermemi bekler. Normalde kendine güveni olan, saçma bile olsa kendine göre büyük fikirleri olan olgun birey neden ailelerin bu tarz soruları karşısında 8 yaşına tekrar dönebiliyor anlayamıyorum... (bu konu hakkındaki sayısız örneklerim bir sonraki post'umda karşınızda olacak.)

Aslında dersleri, çıkarımları, etiketleri sevmem ama annem sayesinde istemeden de olsa böyle düşünceler içerisinde buluyorum kendimi. Henüz bilgisayar kullanmayı bilmeyen ama birgün blogumu okuyacağına inandığım sevgili anneme buradan sesleniyor ve bu öğretisinin "In to the Wild" filminden sonra Ayfer ailesine çok pis geri döneceğini bildirmek istiyorum...

Monday, June 16, 2008

çok sıkılıyorum. çoook. 1 saat 10 dakika sonra sıkıntım ufacık azalıcak. Sonra ertesi gün tekrar bıraktığım yerden beynimi kemirmeye devam edicek...

artık sıkılmamak için harekete geçmem lazım. çok az kaldı hissediyorum. çünkü artık yaratmıyorum, karşılığını almıyorum, görmüyorum, dokunamıyorum, heyecanlanmıyorum, özlemiyorum... sonunu bildiğin bir filmi en baştan ve en baştan izlemek gibi. yenisine başlamanın zamanı geldi

Thursday, June 05, 2008

işte geldim burdayım...

çizgi filmlerdeki gibi gözlerimi mandallarla kaşlarıma tutturmak istiyorum. uyumamı engelleyecek tek şey bu sanırım. Sabahtan beri 1 çamur kıvamı koyu nescafe, 1 orta şekerli türk kahvesi ve 3 çay içtim işe yaramıyorlar. Bacaklarıma doğru inen bir selülit tabakasından başka hiçbir belirti yok... Hergünün aynı geçmesi ne büyük haksızlık. Sabahları gördüğüm değişik bir yüzden başka şey yok ilgimi çekecek. bu bile tek başına çok acıklı bir durum. Hissediyorum. bir gün öyle büyük bir değişiklik yapacağım ki kulaktan kulağa dolaşacak ünüm.
"Duydun mu Bengü ne yapmış?"
"Bengü? hani şu müthiş değişiklik yapan kız mı?"
....
Bu sorular etrafta o kadar çok dolaşacak ki bir süre sonra değişiklik eşittir bengü olacak. Denize bakarken, gözlerini gökyüzüne dikmişken iç çekip şöyle söyleyen insanlar göreceksiniz:

"Offf kocaman bir bengülük yapmaya ihtiyacım var."

Tabii sıkılan kalplerin gönül ablası olmadan önce sadakat, rahatlık, tembellik ve kararsızlık gibi özellikleri çok çok çok uzaklara atmam gerekir. Bunun için de zaman gerekir. Ama zaman geçer ve geçer ve geçer. Değişiklik zamanı sevmediği gibi zaman da onu sevmez. Ben de zamanı sevmem...

Ne güzel demiş Jeff Ament Singles'ta kollarını iki yana açarak;

"While we're young..."

Thursday, April 24, 2008

sigarasız günler...

İnsanlık için küçük, benim için büyük bir adım attım 5 gün önce. Akşamdan kalma geçirilen bir Pazar günü cumartesi gününden kalma karmakarışık öğünler (kısır, püre, pırasa, pasta, çilek vs...), litrelerce bira ve her bardağa düşen sayısız sigara midede o kadar kötü bir karışım yaptı ki sabah sabah gözlerimi kovanın içinde açtım.
Sanırım bağımlılıklardan kurtulmak için böyle leş zamanlar gerekiyor. Kendimden ve vücuduma yaptıklarımdan nefret edip ayılınca dimdik ayağa dikildim ve gururlu bir bakışla "Sigarayı bırakıyorum." dedim. Eğer arkamda bir pelerinim olsaydı ahenkle havalanırdı, süper karizma olurdu.
5 gün oldu. Buraya yazmak bile içme güdümü tetiklese de kendimi engelleyeceğim.
Bu aşamada iradesini takdir ettiğim yumurtam ile nargile desteğini eksik etmeyen tek okuyucum Başak'a teşekkürlerimi bir borç bilirim...

Tuesday, April 08, 2008


Steve Hogarth
Marillion

Tuesday, February 26, 2008

Kendi burcum diye söylemiyorum, Kova burcuna bayılmamın bir nedenini daha buldum internette gezinirken.

Astroloji sitesinde şöyle bir tespit yapmışlar:


Kova tek kaşı yukarda sizi süzüyor;"Şimdi şu raporları bir an bırakın; evrenin tek ve sonsuz bir tapınak olduğunu ama bir çocuk tarafından yönetildiğini hiç düşündünüz mü?"

Wednesday, February 20, 2008

Sweeney Todd


Son iki haftayı sinemaya ayırmış durumdayım. Artık hiçbir sosyal aktiviteyi çekici bulmayan bünyem çareyi sadece karanlık bir salona girip herşeyi unutmakta arıyor. Büyük acılar filan yaşamış değilim. Sadece fazlasıyla sıkılıyorum.
Doğal olarak uzun zamandır beklediğim Tim Burton'ın yeni filmine biraz geç de olsa sonunda gittim. Film süperdi ve evet bir daha yeryüzünde yaşayan hiçbir erkeği çekici bulmayacağım.
Gerçekten de.
Herneyse filmin en çok etkileyen tarafı bu karakterin gerçekten de 1700 yıllarında İngiltere'de yaşayan bir seri katil olması. Sweeney Todd adlı bu psikopat zeki katil berberimiz
müşterilerinin boğazını kesip, cesetleri de hazirladigi bir duzenekle, dukkaninin altindaki mahzene atıyormuş. İlk cinayeti de berber koltuguna oturan sarhos bir denizcinin, az once gordugu bir kadin hakkinda konusmasi uzerine kendi sevgilisinden bahsedildigini anlaması ve sinirlenip denizcinin bogazini kesmesiyle olmuş. Bu cinayetten birkac sene sonra Todd, Fleet Street 186 numarada, ust katinda oturdugu iki katli bir binada kendi berber dukkanini acacak kadar para biriktiriyor ve bir şekilde daha sonra sevgilisi ve suç ortağı olacak Sarah Lovett ile tanışıyor. Bayan Lovett, iki katli dukkaninda Londra'nin en lezzetli etli borekleri oldugu iddia edilen borekleri yapip satan luks duskunu bir kadin. Bayan Lovett'ın mutfaginin, Todd'un berberinin de acildigi kanalizasyon ve magaralar agina gizli bir kapisi olmasi, Todd'un kurbanlarinin etlerinin burada boreklerde kullanilmak uzere hazirlandigi inancina yol açmış. Şehirde de korkunç kokular yükselmeye başlayınca gözler Sweeney Todd'a dönmüş.
Herneyse Todd tutuklanıyor ve insan etinden oluşan böreklerinden yiyen müşteriler Bayan Lovett'ı linç etmeye kalkıyor. İdam edileceğini anlayan Bayan Lovett cinayetleri itiraf ediyor ve üzerinde bulunan zehiri içip intihar ediyor. Sweeney Todd ise çocukken bir kez girdigi Newgate Hapishanesi'nde, 40 yil sonra, 2 Ocak 1802'de idam ediliyor.

*Ayrıntılı bilgi ve envai çeşit psikopat cinayet haberleri için http://www.crimelibrary.com/ adresine tıklayın.


Şimdi filmi izlemeyip de yazıyı okuyan bir elin beş parmağını geçmeyen blog okuyucularım için de bir notum var. Şahsıma küfretmeden önce filmin sonu hakkında hiçbirşey öğrenmediğinizi belirtmek isterim.

Keşke Türk berberler de bu kadar karizma olsun der ve yazıma noktayı koyarım.

Tuesday, January 29, 2008

Golden Compass

Kıskançlığın doruğa ulaştığı bir sahne... Bazen bu kızın yerinde olmak için yapabileceklerimi düşünüyorum. İnanın hiçbir sınırı yok.

Friday, January 25, 2008

Springsteen manyaklığı günlerimden...

Hayata dair öğrenmek istediğin birçok şey varsa kim olduğunu anlaman gerekir. Bitmek bilmeyen bir bilgi açlığıyla etrafını gözlemleyen, kitaplar deviren, uzun uzun gökyüzüne bakıp anlam arayan bir bünyeye sahipsen eğer... Ama artık öyle olmadığını biliyorum çünkü sen Bruce dinlersin. “Bruce” derken yüzün güler ve “Springsteen” derken saçma bir gurur yapışır yüzüne. Sen kim olduğunu ve o şarkıların çağrıştırdığı bütün anlamları bilirsin çünkü. Hayata dair öğrenmek istediğin bir çok şey bazen 3 dakikalık bir şarkıyla sonlanır.

Küçük hayatlara duyulan merakın asla tükenmediği bir duygu bu. Ve içindeki gerçekliğin ilk defa korkutmadığı bir film gibi zihninde. Gece yürürken ışıkları yanan bir eve bakmak, görünmez olmak ve saflığı ve karmaşayı sonuna kadar kabul etmek... Güzel bir anı sonsuza kadar durdurabilmek... güzel bir gülümsemeyi sabitlemek... çok çalışmak, sadece çalışmak istediğin için... ve eğlenmek.. deli gibi eğlenmek... bencil olmak, özgür olmak, gezgin olmak, aşık olmak...kafanı eseni istediğin an yapacağını bilmek, hem de hiçbir açıklama yapmadan... öpüşmek, sevişmek ve rüzgarı önüne alıp doğadan huzurlu bir nefes almak. kocaman hüzünlü bir şehrin içindeki umudu görebilmek ve gülümsemek... bazen dışından ve daha çok içinden... yalnız başına mutlu, özgür ve erdemli olmak... suratı olan kocaman ağaç gibi sabit ama başına buyruk olmak... sevmek... yüzlerce, binlerce ruhu sevmek... ve yerinde duramamak... çılgınlarca dansetmek... ardarda içkileri devirmek... kalabalık gruplara katılmak... sürekli değişmek.. ne olacağını düşünmeden risk almak... kendine inanmak, değişime inanmak... Bazen kocaman biri olmak. bundan 20 sene sonrasına gittiğini ve bir barda biranı yudumlarken hüzünlendiğini hayal etmek... ve 20 sene öncesine gitmek. Gözüne kestirdiğin hep aynı ağacın tepesine çıkmak ve endişelenen kalabalığa rağmen ağaçtan hiç inmemeyi seçmek... güzel olduğunu hissetmek, yüzüne vuran güneşin seni hep güzel kılacağını bilerek. Saçlarını rüzgara teslim etmek... Ve senden ayrı hareket eden bedenini bütün sadeliğiyle sunmak... suya, rüzgara, güneşe... herşeyi yapacak cesarete sahip olmak... tersine gidebilmek akıntının...

Gözlerini endişelere, kulaklarını yargılara kapamamayı da seçebilirdin oysa ki... Ama artık öyle olmayacağını biliyorum çünkü sen Bruce dinlersin. “Bruce” derken yüzün güler ve “Springsteen” derken saçma bir gurur yapışır yüzüne... Bu noktada sözlerini unutsan bile fon müziğe hep onu koymayı seçersin...

Monday, December 10, 2007

Buaralar yaşadığım garip tatminsizlik duygusu bütün dünyayı yutmama yetecek kadar. Ki onu yapsam ve geriye yapılacak hiçbirşey kalmasa bile geçmezmiş gibi bu duygu. Ama iki avucu açıp, elde olanlara bakıldıgında bile birşey denenmemiş aslında. Yani tatminsizlik duygusu tamamen "yeni" olandan uzak. Sadece eski şeyler zevk vermiyor. Bir sene boyunca hayatımı daha anlamlı kılacağını düşündüğüm ve bunun uğruna çalıştıgım şey bile o kadar da değmiyormuş 365 gün 6 saate. Geriye döndüğümde aklımda tek kalan şey Başak'la gittigimiz Hollanda tatili ve huzurlu Marillion. Yani 365 gün, 6 saat sadece 7 günlük bir zaman dilimi için çalışmış gibi gözüküyor. Bir insanın günlerini keyif alamadan geçirmesi kendine yaptığı en büyük haksızlık aslında. Yaşadığım evden çıkmalıyım ve bunu yapınca çalıştıgım ofisten ve bir gün bunu da yapınca doğduğum ülkeden çıkarmalıyım bedenimi. Bütün olay bedeni sürüklemekten ibaretse ruhu tatmin etmek ne kadar zor olabilir ki...
Gitmek ve yer değiştirebilmek...
Bunları hayal ederken Midlake'in Head Home şarkısı eşlik ediyor bana. Şarkı tamamen gitmeyi çağrıştırsa da sözleri geri dönmekle alakalı... Çayınızı koyun ve pencerenizde gözünüzün görebildiği en uzak noktaya dikin gözlerinizi. Çünkü Hayat Orda...

Wednesday, November 28, 2007

Yine "uzun zaman oldu yazmayalı" diyerek başlayacaktım cümleye. Zaten gördüğünüz üzere öyle oldu. Ama böyle uzun zamanlar bloguma elimi sürmeyince aklımdan geçen tek giriş cümlesi "uzun zaman oldu yazmayalı" oluyor. Böylece uzun zamanın bahanesi ile gelişme ve sonuç bölümleri de kendiliğinden uzayabiliyor. İlahi adalet. Biraz önce parmağımı pencereye sıkıştırdım ve baş parmağımın arka tarafında (ki şekil olarak en sevmediğim parmak kısmıdır) uzun ve tombul bir siyahlık var. Mor mu yoksa siyah mı diye uzun süre inceledim kendisini ve siyah olduguna karar verdim. Şekil olarak solucana benziyor. Derimin altında yaşamaya karar vermiş bebek solucanın üstünü yara bandıyla kapattım. Artık bir yere kaçamaz. Sıkıcı ofis hayatında kendini eğlendirme çabaları bunlar... Ofis hayatından her zaman nefret etmişimdir oysa ki. En çok da sıkıcı ve sessiz olanlarından. Bir türlü çıkamayan dergi halk arasında efsaneleşmeye başlıyor yavaş yavaş. Her efsane gibi bunun da gerçekliğine inanmıyor kitleler. Efsaneyi yayan dört kişiden biri olan ben de inanmıyorum artık. Yine de güzeldir işte birşeylere inanıyormuş gibi rol yapmak. Bu kadar. Hangi bölüm gelişme, hangi bölüm sonuçsa artık...

Sunday, October 21, 2007

A philosopher once asked, "Are we human because we gaze at the stars, or do we gaze at them because we are human?" Pointless, really...”Do the stars gaze back?" Now that's a question.

me and you and everyone we know

we could be heroes just for one day

Saçma sapan geçen bir Pazar gününün ardından eve gelip rahatlatacak bir müzik açıp düşünmeye başladığımda bazen kendini en az senin kadar ezik, çirkin ve sıkıcı hisseden bir arkadaşın olduğu için sevinebiliyorsun. birlikte sıkılabilmek bile özen gerektiriyormuş mesela. hayat gerçekten salak saçma bir boyut kazanıyor bazen. yapacağin o kadar güzel şey varken ama ne yaparsan yap tatmin olmayacak bir günündeysen eğer ,kendini bir odaya kapayıp Dire Straits dinlemek iyi gelebiliyor. Bir de düşünüyorum, dinlediğim müziklere uyum sağlayabilen bir ülkede yaşamak daha mı iyi olurdu. Cevabı o kadar uzun zamandır biliyorum ki aslında. Bugün düşüncelerim sürekli başka yerlere sürükleniyor ve ben su an oldugu gibi hiçbirşey düşünmeden yazmayı çok seviyorum. Bugün kendimi sevdiğim anlar oldu ve o anlarda hep bu güzel huzurlu odadaydım. müzigim açıktı ve ellerim ve gözlerim haraket etmeyi seviyordu. Dışarı çıkınca ne değişti acaba. bugün havanın rengi gri, kafamı havaya kaldırdım ve griliğe baktım. içim büyüdü. o kadar büyüdü ki korktum bir an. dedim ki "5 senem var muhteşem değişiklik için" "5 sene sonra muhteşem değişiklik içinde yaşıyor olmalıyım" kontrolcü olmadığınız ve endişeli gözlerle bakmadığınız sürece siz de katılabilirsiniz. yeter ki günün sonunda eğlenceli bir günü geride bıraktığımızı düşünerek gülümseyelim.

Şarkı önermeliyim bir de. Belki içinizden biri birgün benim gibi hisseder sıkıcı bir Pazar günü. Hayalleriniz için kotalar koymak yerine biraz cesaret ararsanız ve bu cesaretin bir şarkıyla geleceğine inanırsanız

Dire Straits - On Every Street

Friday, October 19, 2007

sağdan soldan yukardan aşağıdan salak saçma düşüncelerle kendimi büyük bir saldırı altında bıraktığım anlardan birinde, neden bunu uzun zamandır kendime yaptığımı düşündüm ve elime çayımı aldım vapurun arka tarafına kuruldum. Yani gerçekten gereksiz bazı şeyler eğer elime çayımı alıp gözlerimi kapatıp rüzgarı hissedebiliyorsam. Kafamı karıştıran şeye yakınlaşmalı mı uzaklaşmalı mı, yoksa sadece bırakmalı mı bünyeyi... Garip işte. İnsanoğlu düşünüyor ve yaşadığı anı mahfediyor. Vapur seferleri bitiyor, çaylar soğuyor fln... Sonra finikülere bindim ve birkaç dakikalık teknik bir hatada anında paranoya yapıp öleceğimi hayal ettim ve işte daha mutluyum. Bu noktada bütün ihtiyacım olanın ölme korkusu olması da garip. Basit düşünmekten utanmamalıyım aslında.

"we are human after all"

Bir de şarkı öneriyim
Ölüm korkusu yaratma gibi bir lüksünüz yoksa dinleyin.
Bruce Springsteen: Worlds Apart

Saturday, October 06, 2007

ne zaman geldiğini anlamadığım bir değişim yine. tıpkı bir sabah kalkıp artık eskisi gibi olmadığını hissettiğin anlar gibi. seni bu kadar çabuk değiştiren hiçbirşey olmasa da hayatında, bir sabah kalkıyorsun ve düşüncelerin farklı yönlere kaymış. Hangi yöne gideceğini bilememenin korku ve heyecanıyla karışık garip bir duygu hapsediyor seni. Ama en çok kendini açıklama derdi durduruyor.
"Sana bu yeni insanı nasıl anlatabilirim ki... Sevip sevmeyeceğin umrunda değil, sadece duruma uygun en doğru cümleler nasıl çıkar içimden. "
İşte böyle birşey. Sanrım sadece bu nedenle yeni olan herşeyin çekim kuvvetine katılmak kolay. Yeni bir şarkı, yeni bir duygu, midene ilk defa girecek yeni bir yemek, sokaklarında ilk defa yürüyeceğin yepyeni bir ülke ve sadece değişimini tanıyacak yepyeni insanlar. Belki de bu yolla yarattığın yargılardan, suçluluk duygularından, alışkanlıklardan, onaylardan kısaca soyutlarsın kendini. Oysa uzun bir yol vardır önünde. Ta ki bir sabah kalkıp artık eskisi gibi olmadığını hissetiğin ana kadar...