Thursday, October 23, 2008

neler?

Bakalım son zamanlarda neler yaptık:
Uzun zamandır izlemek istediğim Coen Brothers harikası "No Country For Old Men " izlenildi. Şu ana kadar izlediğim bütün Coen filmlerinden çok daha farklı bir film. Genelde şiddet barındıran sahnelerde bile inceden espirileri dayatan filmlerine nazaran bu filmde yüzümde en ufak bir tebessüm belirmedi. Son derece ciddi, şiddet dolu ve bazen rahatsız edici bir film. Film 3 ana karakter üzerinde dönüyor. Bu üç karakterin hepsi birbirleriyle bağlantılı ama hiçbir sahnede biraraya gelmiyorlar. Filmin en çok etkilendiğim kısmı bu oldu sanırım. İzlerken buna dikkat edin. İlginç..."Durmadan akıp giden günlük dünyanın gerçekliğine ve kalıcılığına inanmak budalalıktır."

Bir de böyle bir kitaba sardım. Tom Robbins'den Parfümün Dansı. Bir zamanlar herkesin elinde dolaşan popüler bir kitaptı. Okumam için popülerliğinin geçmesi lazımdı. (Mesela seneye de Da Vinci Şifresini okumayı düşünüyorum.) Herneyse son zamanlarda üzerinde çokça düşündüğüm bir konunun bu kitapla karşıma çıkması beni pek sevindirdi. Buyrunuz yukarıda belirttim. (meraklıları için sayfa 103) Bu konunun iyice ele alındığı uzun bir paragrafı ise sayfa 109 ve 110 da bulabilirsiniz...

Koyu bir Beatles hayranı olmama rağmen bu filmi izlemek için 3 günümü ayırmam gerekti. 1968 yapımı Yellow Submarine'i baştan sona ara vermeden izleyebilen bir allahın kulu varsa ona hemen bir plaket verebilirim. Yani herşey çok güzel ama eğer karşınızda psychedelic bir çizgi film varsa ayık kafalı olmanız farketmiyor, anında lsd semptonlarını göstermeye başlıyorsunuz. Yine de Beatles'ı çok seviyoruz ve bize büyük mutluluk veriyor, ve hepimiz sarı bir denizaltında yaşıyoruz. Bakınız semptonlar bir türlü bitmiyor.
Old Fred: Oh! Frankenstein!
Ringo: Yeah, I used to go out with his sister.
Old Fred: His sister?
Ringo: Yeah, Phyllis.

John: Break the glass.
George: We can't!
Paul: It's Beatle-proof.
John: Nothing is Beatle-proof!

Sunday, October 19, 2008

pms

Ayın belirli günleri kadınları bekleyen ağır iç sıkıntısı muhtelif özgüven sorunlarına yol açabiliyor. Özgüven sorunu ve iç sıkıntısı birleşince insan anatomisi yardım çığlıkları atmaya başlıyor. Günlük alınması gereken kalori miktarı 1500 ise bu sayı 4500 oluyor mesela. Ya da atıyorum günde beyninizin binde 1'ini kullanmanız gerekiyorsa eğer bunu sıfıra indirebiliyorsunuz. Tek yapmanız gereken beyninize yemeği çiğnemesi için gereken emri vermek.
İşte insanlıktan çıkılan bu dakikalarda kendinize kızıyorsunuz. Oz Büyücüsü'ndeki korkuluk oluyorsunuz ve şöyle diyorsunuz:

"if only i had a brain"




Beyinsiz de pek güzel yaşanır ama. Sitcomlar var, paradise hotel var, abur cubur var, dans var, barlar ve içkiler var. Dışarda beynini kullanmadan vakit geçirebileceğin kocaman bir hayat var. Ta ki şu ana kadar:İşte bu düşünceden sonra kadının kabusu başlıyor. Beyini çalıştırmak için çok zorlu çabalar içine giriliyor. Çünkü yolun sonunda hala romantik olmak ama yine de yapayalnız olmak var. Tıpkı bunun gibi:
Neden yazdım bunları bilmiyorum ama değerli bir ders de almadım değil. Periyodik olarak hormonların bedene hükmettiği bu dönemlerde yine periyodik olarak bu fotoğraflara bakmam gerekiyormuş. Tatlıyı abartmamalı, 5 dakikada bir buzdolabı kapağını açmamalı ve çok geç olmadan spor yapmalıymışım... Kadının işi gerçekten çok zor...

Saturday, October 18, 2008

Your girl is lovely, Hubbell

Son zamanlarda kafamı meşgul eden en büyük konu geçicilik ve kalıcılık... Bana göre hayatta herşey geçici. Yani gidip bir yerlerinize dövme yaptırmadığınız sürece kalıcı olan pek de birşey yok. O zaman insanlığın geçici olan değerler için verdiği bu büyük mücadele ve uğraş neden? İşte tıkandığım nokta da bu. Bu tıkanıklık garip bir şekilde geçici olan herşeyi hafife almama yol açıyor. İş görüşmelerine daha rahat gidiyorum, abur cubur yiyorum, sabahlara kadar oturuyorum, içiyorum, saçmalıyorum, vakit öldürüyorum. Kime ne ki? Ne de olsa herşey geçici. İşte insanoğlunun en büyük zaafı ve yarası aşk da geçiciliğinden son derece nasibini alıyor. Bunu düşündükçe yaşadığın her anın saçmalığı oturuyor içine. O zaman Sean Penn'in U Turn'de dediği gibi "ben sadece yaşadığımız ana inanırım" demek istiyorum büyük bir kendini beğenmişlikle. Yine de hiçbir şey filmlerdeki gibi olmuyor. Bunu altüst eden, hatta gerçekliğiyle içime deli gibi oturan bir film geldi aklıma bu gece. Bütün bu ciddi laflarım bu yüzden.


Barbara Streisand ve Robert Redford'un başrollerde oynadığı 1973 yapımı The Way We Were...
Bir gün ben de belki ona, ya da bir başkasına başlıktakine benzer bir söz sarfedeceğim. Geçip gidiyor çünkü. Sırf bu kadar gerçek olduğu için hayatı bazen hiç sevmiyorum.

Wednesday, October 15, 2008

Oh Mario ... if only I could control everyone the way I control you ... HOP! YOU LITTLE PLUMBER! HOP! HOP! HOP!

Zamanında Mario ile içli dışlı olan herkesin hırsla söylediği ya da düşündüğü şey. The Big Bang Theory dizisinde gülmekten devrilmeme yol açan süper Sheldon repliği. Merak edenler için ayrıntı verelim. 1. sezon 16. bölüm. The Peanut Reaction

Tuesday, October 14, 2008

the spoiler wars

It's easy, after all, not to be a writer.
Most people aren't writers, and very little harm comes to them.

Julian Barnes

Calexico


Eğer bugünkü gibi güneşli ama serin günlerde yapacak işiniz gücünüz yoksa battaniyenin içine kıvrılıp kitap okumak ne güzeldir. Bir de böyle günlerde kocaman sırt çantasını yükleyip yollara çıkmak da ne güzeldir. İşte bu iki ruh haline de süper yakışan bir grup var. Calexico. Dün Martin'den aldığım son albümü "Carried To Dust" saatlerce fon müzik olarak evde yankılanmakta. Dinledikçe daha çok içine giriyorsunuz. Özellikle 15 şarkılık albümün 2. şarkısı "Two Silver Trees" bağımlılık yaratıyor.


Adını California'nın güneyinde Meksika sınırında bir kasabadan alan Calexico yaptıkları müzikte de gerçekten bol bol Meksika esintisi kullanıyor. Müzik tarzı sebebiyle ilk izlenim olarak bu dev grubu Amerikalı güzide müzisyenler zannediyorsunuz ama durum daha farklı. Calexico; 2 Alman, 2 Hollandalı, 1 Meksikalı, 1 Kanadalı ve 1 Amerikalı toplam 7 değişik adamdan oluşuyor. Bu yönüyle de ilgi çekici. Müziklerindeki " we are the world" sempatisi ve barış duygusu da herhalde birbiriyle süper anlaşan yabancılar olmalarından geliyor. Grubun şu ana kadar çıkardıkları 9 albümü var. Başlangıç için "Feast of Wire" ve yukarıda bahsi geçen "Carried to Dust" tercih edilebilir.
Bu iki huzurlu eleman da grubun kurucuları.
Joey Burns (gitar, bass, çello, keys, akordeon) ve John Convertino (bateri, vibe, akordeon, marimba, piano). En az kurucuları kadar çok müzik aleti çalan diğer 5 kişi de gruba 2001 yılında katılmışlar.

Böyle işte. Dinleyin.Huzurlu bir akşamüstünü ya da buralardan gitmeyi hayal edin.

*Bu post sevgili Calexico hayranı Hande Akmehmetoğlu'na ithaf edilmiştir.

Sunday, October 12, 2008

Oh Gravity, thou art a heartless bitch


Son zamanların en güldüren dizisi... Bir kaç nerd scientist biraraya geliyor, bir tanesi de karşı komşularına aşık oluyor. Bütün dizi bu. Seversiniz bence. Ne de olsa hepimiz nerd'üz içimizde...
Süper diyologlarından birkaç örnek verelim bir de:

Leonard: We need to widen our circle.
Sheldon: I have a very wide circle. I have 212 friends on myspace.
Leonard: Yes, and you’ve never met one of them.
Sheldon: That’s the beauty of it.
Leonard: [after getting kissed by Penny in his Hobbit costume] Yeah, you saw that. That's how we roll in the shire!

Thursday, October 09, 2008

Lost Room


Her biri 1.5 saatten oluşan 3 bölümlük mini dizi Lost Room'u dün izledim, bitirdim. Ne kadar geek olduğumu düşünün artık. Diziye başlarken her gün bir bölüm izleyeceğinizi, böylelikle zamanınızı harcamayacağınızı düşünüyorsanız büyük bir yalan söylüyorsunuz kendinize. Konu itibariyle o kadar sürükleyici ki fantastik bir roman okuyor izlenimine kapılıyorsunuz.
60'lı yıllarda bir gün, 66. otoban üzerindeki Sunshine Moteli'nin bir odasında, garip olaylar vuku bulur. Otel odasındaki birçok eşyaya değişik güçler yüklenmiştir ve bunlara sahip olan kişi, bu eşyaların güçlerini yönetebilmektedir. Dizi 9 odalı motelin nerden geldiği belirsiz 10. odasının anahtarının güçleriyle başlıyor. Bu anahtar her kapıyı açıyor ve kapıyı açanı kayıp bir otel odasına götürüyor. İşte bu anahtar bir şekilde Siz Feet Under dizisinde taparak izlediğimiz Nate Fisher'a namı diğer Peter Krause'ye geçiyor. Olaylar da böyle başlıyor...
Yalnız son bölümde bir çok soru işaretiyle baş başa kaldım. Keşke biraz daha açıklayıcı olabilselermiş demeden duramıyorum. Mesela bu odada vuku bulan önemli olayın ne olduğunu bir türlü öğrenemedim ki aslında bütün dizinin kilit noktası da bu olsa gerek. Sorun ben de mi bunu da anlamadım. Umarım siz anlarsınız...
Bir gününüzün 4.5 saatini bu diziye ayıracak kadar içinizin boşaldığı bir günde izleyin ve sevin bakalım.

Monday, October 06, 2008

American Splendor

Senelerdir filmlerimin arasında duruyordu. Nedense pek şans vermemiştim. Sonunda dün izlendi ve çok sevildi. Paul Giamatti yine döktürüyor. Şiddetle tavsiye edilir.

Sunday, October 05, 2008

igNoReland


Son zamanların takıntı kelimesi "ignore" , takıntı şarkısı "ignoreland" le birleşince ortaya ignore edemeyecek kadar düşünce çıkıyor. Ama düşününce gerçekten de ignoreland'de yaşıyorsak ignore etmeyi de öğrenmeliyiz. Ben de bunu deniyorum.
Mesela acıklı acıklı bakışlarla gelen "iş bakıyor musun?" soru cümlesini ignore etmeyi başarırken, ardından gelen asıl soruyu ignore etmek zor olabiliyor. Yani herkes için uzun zaman almış olsa bile, benim için de aynı şey olacak anlamına gelmiyor değil mi? Bu genellemeyi ignore ediyorum. ignore etmeyi sevenleri de... Hadi bakalım. Kafanız karıştı değil mi? Ignoreland böyle bir yerdir...

sweetness follows


Günlerdir, haftalardır heyecanla beklediğim R.E.M konseri sonunda dün gece gerçekleşti. Beklediğimin çok ötesinde bir konser oldu. 27 R.E.M şarkısı, muhteşem danslarıyla sempatik bir Michael Stipe... Birazdan dün gecenin setlistini yazacağım.
Bir şarkı vardı, günlüğüme yazarken eğer o şarkı çalarsa onu bütün kalbimle düşüneceğimi yazıyordum. Ne kadar eğlenirsem, bağırıp çığlık atarsam, dansedersem edeyim o şarkıda o güzel aniyi düşünecektim. Ve olabilecek en güzel akustik performansıyla o şarkı çalarken onu asla unutmayacağımı, unutmak istemediğimi düşündüm. Sanki kalbime birşey saplandı ve gözyaşları bilinçsizce aktı. Oysa hiç sevmem etrafımda insanlar varken ağlamayı... Hatta konserlerdeki içli şarkılarda ağlamaya başlayan kızları da çok drama queen bulurdum. öyle olmayabiliyormuş bazen...
neyse evet setlist.
1. living well is the best revenge
2. so fast, so numb
3. what's the frequency, kenneth?
4. drive
5. man-sized wreath
6. ignoreland
7. disturbance at the heron house
8. hollow man
9. the great beyond
10. electrolite
11. sweetness follows
12. bad day
13. horse to water
14. (don’t go back to) rockville
15. she just wants to be
16. one i love
17. fall on me
18. nightswimming
19. let me in
20. i’m gonna dj
21. imitation of life
22. orange crush

23. supernatural superserious
24. losing my religion
25. walk unafraid
26. it's the end of the world as we know it (and i feel fine)
27. man on the moon

Wednesday, October 01, 2008

bir geceye 2 film, 200 şarkı ve 2000 kelime sığar

Evden çıkmama günlerim resmi olarak başladı. Sabahlara kadar oturup, gün yarılanmışken uyanırken doğal olarak insanın harekete geçme ve hayatın tadını çıkarma isteği de azalıyor. Bitmeyen saat dilimlerinde iki tane film izledim. Makul saatlerde izlenilen ilk film Notes of a Scandal'dı. Film konu itibariyle çok da ilginç değil, birkaç günde kolayca zihninizden silinebilir. Ama ana karakterler Judi Dench ve Cate Blanchett'in muhteşem oyunculuklarını fena halde döktürdüklerini izlemek için değer...

Bir diğer film de sabaha karşı uykumun kaçtığı saatlerde uykumu iyice açtı. Sol yumruk havada, güzel bir adrenalin salgılamak istiyorsanız V for Vendetta size yakışır bir tercih. Replikleri, mesajları ve görüntüleri ile süper ötesi diyebilirim. Film, nükleer savaş sonrası İngiltere'sinde eski bir savaş kurbanının sürekli gülümseyen bir maske takarak faşit hükümete karşı verdiği intikam adı altındaki özgürlük ve adalet savaşını ele alıyor. Mistik ve sürükleyici bir çizgi roman uyarlaması. Alan Moore yazmış, diğer bütün okunmalı denilen kitaplardan fırsat bulunca okunmalı.
Dün bir rüya gördüm ve bana güzel bir proje için ilham verdi. Bir de seneler seneler sonra ilk defa günlük yazmaya başladım. Anlatacak ne çok şeyim varmış.
Bu akşam da yapılacaklar listesine "No Country for Old Men"i koydum. Bir de yüzlerce şarkı, sayfalarca günlük yazısı ve küçük karakterim Porti için replikler koydum. Ama belki de dışarı çıkıp gerçek dünyada neler olup bittiğine göz atmalıyım. Bilemedim...

Monday, September 29, 2008

my sweet ocean cloud


"Only me and the sea. We will do as we please."

Sunday, September 28, 2008

Wear the eye patch, Bret. Wear the funky funky eyepatch.

Jemaine as David Bowie: Oh the media monkeys and their junket junkies will invite you to their plastic pantomime. Throw their invites away.

*Flight of the Conchords - episode 6

Saturday, September 27, 2008

acımam kızarım

sıkıcı cumartesi günleri beni gerçekten kızdırıyor. bu aralar kızmadığım şey kalmamış gibi listeye bunu da ekledim. Hani içinden en ufak birşey yapmak gelmez ya... yürümek işkencedir, konuşmak zorunluluktur ve içmek bir ihtiyaçtır. İşte öyle bir gün. Sabah sokağa çıktığım herkes şimdi Taksim'de, oysa ben eve gelmeyi tercih ettim. cumartesi gecelerinin insanda birşey yapma zorunluluğu bırakması beni deli ediyor bazen. dediğim gibi buaralar herşey kızdırıyor beni. onlar ki cevap vermeyenler, kapris yapanlar, çok konuşanlar, hiç konuşmayanlar işte hepiniz kızgınlığımdan payınızı alacaksınız.

görsel verelim de ciddiyetimizi koruyalım. Alice Cooper'dan geliyor: PoiSoN

Thursday, September 25, 2008

NaKed


Louise: So what happened, were you bored in Manchester?
Johnny: Was I bored? No, I wasn't fuckin' bored. I'm never bored. That's the trouble with everybody - you're all so bored. You've had nature explained to you and you're bored with it, you've had the living body explained to you and you're bored with it, you've had the universe explained to you and you're bored with it, so now you want cheap thrills and, like, plenty of them, and it doesn't matter how tawdry or vacuous they are as long as it's new as long as it's new as long as it flashes and fuckin' bleeps in forty fuckin' different colors. So whatever else you can say about me, I'm not fuckin' bored.

100. post

Böyle her kuruluş 100. birşeylerini kutlar ya, yüzüncü sayı, yüzüncü bölüm vs... Ben de küçük bireysel şirketim Never Neverland A.Ş'nin 100. postu adına gittim hemen bir çay koydum kendime. Sanırım hayatımı tepetaklak edecek şekilde değiştirdikten sonra bu kadar sakin kalmamı bu çin çaylarına borçluyum. Sağlıklı şekilde geçici de olsa bir antidepresan etkisi yaratıyor. Bazen sıcak suyu boşverip kaşık kaşık yemek istiyorum o yeşil şeyi.
Bu aralar beynimi sevmiyorum. Gittikçe boşlaşıyor, aptallaşıyor, hainleşiyor ve sağ ve sol arasındaki bitmeyen savaşı bir türlü bırakamıyor. İnsanların benim hakkında ne düşündüğü ile ne zaman ilgilenmeye başladıysam bu savaş da o zaman başladı. Çok uzun süre değil. Hayatımın son 2 senesini boş yere ertelemelerle harcayıp bu boş ve sıkıcı noktaya gelip, hala nasıl belirsiz olay ve duygulara yer verebiliyorum, anlamıyorum. Salak mısın derler adama di mi...
Bir de 100. post anısına sabah aldığım telefon üzerine burdan birine çok kötü şeyler söylemek isterdim ama neyse... çok çok çoook kızgınım...
Yine de hep olduğu gibi bütün kötü şeylerin üstünü sadece müzik kapatabiliyor. Bugünden çıkarılacak ders budur. Marillion'un yeni albümü "Happiness is the Road" sonunda odanın içinde çalıyor. Biraz daha dinlemek gerekiyor ama şimdiki izlenim olarak "Marbles" kadar iyi olduğunu söyleyebilirim, "afraid of sunrise" kadar da hüzünlü...

sıkılanlara, çoook sıkılanlara, anlam arayanlara, görenlere, bakanlara, yürüyenlere, yolları hayal edenlere önerilir.

Monday, September 22, 2008

blue ridge mountains

Yeni çağın hastalığı... Sabah kalkıp bilgisayarın başına geçerek hayatının eksik taraflarını internetten araştırıyorsun. Başvurular, yazışmalar, fiyatlar, mesafeler, fotoğraflar... kucağına sığabilecek kadar küçük plastik bir nesne doğduğundan beri öğrendiğin iletişim becerilerini sergiliyor. böyle durumlarda beynimizin mükemmelliğine şaşıyorum. Şimdi yaptığım gibi hızlı hızlı yazarken parmaklarımı kıpırdatıyor ve kelimeleri oluşturuyor. Aynı mükemmel beyin düşünmememi de sağlasa, bir mucize gerçekleştirse ve işlevlerini bir süre kapatsa, tatile çıksa, bayram yapsa... Ben de bir gün belki ona yorulmayacağı bir ortam sunabilirim. İnsan yapımı bu sistemden uzak biryer bulunursa eğer... Yarın bir iş görüşmesine gidiyorum. Sıkıcı döngüyü başlatıyorum, daha iyi bir döngü için. Ben bu dönemi hiç sevmedim. Çabucak geçse ve yerini daha serin, rahat ve pozitif dakikalara bıraksa... En fazla bir ay veriyorum. Sizce?

Bir de böyle bir yer var ve şarkısı da var. Fleet Foxes söylemiş, Blue Ridge Mountains... fena yapıyor...
http://www.myspace.com/fleetfoxes

Thursday, September 18, 2008

Koskacaman dünyanın ufacık bir köşesinin çok daha ufak bir köşesine küçücük bir hayat kuruyorsun. Mantıken daha korunmalı olmalı... Hayatın çok da çirkin bir yönü var aslında. Sürekli içimdeki huzuru korumaya çalışırken ve görülecek çok güzel şeylerin olduğunu kendime tekrarlarken o kadar büyük bir saflığa düşüyormuşum ki. Çünkü bir yerde o nefret ettiğim televizyon dizilerinin söylediği şeye çıkıyor herşey. İnsanların kötü olabileceğini görüyorsun, ilişkilerin acıklı bitebileceğini ve ordaki insanlar gibi gözlerinin dolu olabileceğini...
Ve sonra herkesin ağzına dolanan "hayat zor" klişesine sen de kafa sallayabiliyorsun, biraşağı bir yukarı, herseferinde daha dolu dolu...
Uzun zamandır hayatımda istediğim değişiklik en zor yönleriyle ortaya çıktı. İçime oturan şu kocaman taştan kurtulabilirsem eğer başetmek beni olgunlaştıracak. Ve sonra gerçekten gideceğim... Bu kadar yeter...

Wednesday, September 10, 2008

So go on ... just go on ...

Buaralar dinlediğim tek biri var. Yaşadığım bütün kötü şeylere ve gece telefondaki onca yaralayıcı konuşmaya rağmen hala herşeyin çok güzel olabileceğini hissettiriyor.
Kafasına takmayan adam Jack Johnson son albümü Sleep Through The Static ile hayatın basit neden ve sonuçlarını olgunlukla karşılamak gerektiğini anlamanızı sağlıyor.

"albüm sevdiğin birini serbest bırakabilmeyi öğrenmekle ilgili," diyor "yüzerek uzaklaşmalarini seyretmek gibi."

Wednesday, August 06, 2008

Yes




And, in the end, it simply isn't worth

Your while to try and clean your life away.

You can't.

For, everything you do or say

Is there, forever.

It leaves evidence.

In fact it's really only common sense;

There's no such thing as nothing, not at all.

It may be really very, very small

But it's still there.

In fact I think I'd guess

That "no" does not exist.

There's only "yes".

Tuesday, August 05, 2008

Gerçekten de neden bunu yaşadığını anlayamadığın zamanlardan birinde olduğun zaman yatağında uzanıyorsun, alarmın seni rutin işine sürüklemesi için 5. çalışından sonra doğruluyorsun ve küçük, tüylü, senden çok daha farklı bir yaratık yanına sokuluyor... "Kulakları yukarıda ve upuzun bıyıkları var. Ve konuşmak zorunda değil. Ve nedense seni seviyor. "
Bazen onun gibi konuşmak zorunda olmamak gerekse. Bütün insan ilişkileri, en ufağı bile zamanla deli gibi yorarken bu güleryüzlü, sakin, içe dönük insan içe daha fazla dönse ve orada gülümsese sessiz sessiz.

Yakında hep bunu yaptığım yerde olacağım. Tepeye çıkıp kocaman dağlara bakacağım, hafif olup rüzgarla sürüklenmeyi hayal edeceğim... Ve yazı yazacağım, ayakkabı giymeyi unutacağım ve yine yazacağım. Ait olduğum yer oraya benziyor...

Thursday, July 31, 2008

my precious

Küçükken üzerinde yanar döner pony'ler olan, ayakkabıyı her oynatışında pony'lerin de şekillerinin, renginin değiştiği saçmasapan bir ayakkabım olmuştu. O ayakkabıyı evin içinde gece gündüz giyer, yatmadan önce başucuma koyar ve her sabah heyecanla kalkıp yerlerinde olup olmadıklarına bakardım. Sanki onu ayaklarıma geçirip mahallede iki adım atmam bile bütün çocukları kıskandırmaya yeter gibi hissederdim. O kadar havalı zannederdim kendimi...


Aynı durumu Orta 3 zamanlarında ilk gitarımı aldığımda da hissetmiştim. O zamanlar (hala sağasağlam duran) Yamaha akustik gitarım 50 milyondu, bana dünyanın en pahalı eşyasıymış gibi gelirdi. Gitarı eve götürürken anlamsız şekilde korkmuştum birileri çalar diye... Her gece onu siler ve sabah kalkıp hala yerinde olduğunu görmek için sabırsızlanırdım. Ne zaman gitarımı omzuma takıp gitar kursuna gitsem benden havalısı olmazdı. Saçlarımı da açarım, rock da dinlerim, manyak gitar çalarım (!) altyazısıyla Kadıköy'de yürüyüşlerim şu an hatırlayınca tam bir rezaletti. Ama ben kendimce Marla Singer'dan bile daha cool'dum.


Sonra bu duygu geçti. O uğruna öldüğüm fotoğraf makinemde ve hala taksitlerini ödediğim lap top'ta bile yaşamadım onu. Sanırım bu tarz heyecanları yaşamak için belirli bir yaş sınırının olduğunu düşünürken karşıma çıktı. Uzuuun zamandır arayıp da bulamadığım, elime ilk aldığımda "my precious" diye kendimi kaybettiğim şey Eminönü gibi alakasız bir yerde karşıma çıktı. Hem de sadece 15 YTL'ye...

Onu ne zaman taksam kendimi mutlu hissediyorum. O kadar rahat oluyorum ki kimse benim duvarımı geçemezmiş gibi... Gözlüklerim gözümdeyse Johhny Depp gelse konuşsa bile kekelemezmişim, süper cool davranırmışım gibi geliyor.
Harry Potter'ın görünmezlik pelerini varsa benim de John Lennon gözlüklerim var. Büyü gibi bir şey. Bu durumda hiç kış gelmesin, hep gündüz olsun, dünyada barış olsun ve o gözlük ölene kadar benimle yaşasın istiyorum...

:)

Monday, July 28, 2008

diziler ve diziler ve diziler


Tenecious D üzerine bir sürü film ve dizi geçti. Bir sürü film geçmedi aslında sallamayayım şimdi. Genelde değerli ama bir o kadar da boş geçirdiğim vaktimi dizilerle harcıyorum. Bir tanesi yeni keşfettiklerim arasında. Yeni Zelandalı süper iki elemanın müzik camiasında ünlü olma çabalarını anlatıyor. "Flight of the Conchords". Zaten izleyenler baş karakterdeki müthiş geek oyuncu Jemaine Celement'i "Eagle vs Shark" filminden tanıyabilirler. Her bölümü müthiş komik ve bir o kadar da anlamsız olan diziden çıkarılacak ders:
Hayatı çok fazla ciddiye almak gerekmiyor.

Bir diğer dizi de Lost. Zamanında her hafta tırnaklarımı yiyerek izlediğim bu diziye Ozan'ı bekleme (bkz: sevgili* Los Angeles*) alışkanlığımla birlikte ara vermiştim. Sevgiliye 10 günlük bile olsa kavuşunca 4. sezona da kavusup bir çırpıda bitirmiş oldum. Bu diziden çıkarılacak ders:
1- "Everyting happens for a reason" ya da antikarizmatik çevirisiyle "herşey olacağına varır."
2- Kesinlikle ama kesinlikle Locke'a ne yapamayacağını söylemeyin.

Şu aralar da 5. sezondan itibaren izlemediğim kült dizi Seinfeld'e yer verdim. Maalesef bu diziden diğerlerine oranla yapıcı bir ders çıkaramıyorum. Ama 9-6 çalışan ve genelde hayatının yavaş geçtiğini düşünen Türk genci için "Hayatın çok sıkıcı ve öyle arkadaşların yok." gibi olumsuz düşüncelerimi sayabilirim.

Her izlenilen diziden ya da filmden ders çıkartılamıyor tabi. Hatta tavsiyem ders çıkarmak gibi yorucu faaliyetlere girişmemenizdir. Bu durum bana annemden geçen bir özellik. Ne zaman sinemaya gitsek çıkışta; "Evet bu filmden ne ders çıkardın Bengü? " gibi bir soru yöneltir. İşin saçma yanı gerçekten de bu soruya bir cevap vermemi bekler. Normalde kendine güveni olan, saçma bile olsa kendine göre büyük fikirleri olan olgun birey neden ailelerin bu tarz soruları karşısında 8 yaşına tekrar dönebiliyor anlayamıyorum... (bu konu hakkındaki sayısız örneklerim bir sonraki post'umda karşınızda olacak.)

Aslında dersleri, çıkarımları, etiketleri sevmem ama annem sayesinde istemeden de olsa böyle düşünceler içerisinde buluyorum kendimi. Henüz bilgisayar kullanmayı bilmeyen ama birgün blogumu okuyacağına inandığım sevgili anneme buradan sesleniyor ve bu öğretisinin "In to the Wild" filminden sonra Ayfer ailesine çok pis geri döneceğini bildirmek istiyorum...

Monday, June 16, 2008

çok sıkılıyorum. çoook. 1 saat 10 dakika sonra sıkıntım ufacık azalıcak. Sonra ertesi gün tekrar bıraktığım yerden beynimi kemirmeye devam edicek...

artık sıkılmamak için harekete geçmem lazım. çok az kaldı hissediyorum. çünkü artık yaratmıyorum, karşılığını almıyorum, görmüyorum, dokunamıyorum, heyecanlanmıyorum, özlemiyorum... sonunu bildiğin bir filmi en baştan ve en baştan izlemek gibi. yenisine başlamanın zamanı geldi

Thursday, June 05, 2008

işte geldim burdayım...

çizgi filmlerdeki gibi gözlerimi mandallarla kaşlarıma tutturmak istiyorum. uyumamı engelleyecek tek şey bu sanırım. Sabahtan beri 1 çamur kıvamı koyu nescafe, 1 orta şekerli türk kahvesi ve 3 çay içtim işe yaramıyorlar. Bacaklarıma doğru inen bir selülit tabakasından başka hiçbir belirti yok... Hergünün aynı geçmesi ne büyük haksızlık. Sabahları gördüğüm değişik bir yüzden başka şey yok ilgimi çekecek. bu bile tek başına çok acıklı bir durum. Hissediyorum. bir gün öyle büyük bir değişiklik yapacağım ki kulaktan kulağa dolaşacak ünüm.
"Duydun mu Bengü ne yapmış?"
"Bengü? hani şu müthiş değişiklik yapan kız mı?"
....
Bu sorular etrafta o kadar çok dolaşacak ki bir süre sonra değişiklik eşittir bengü olacak. Denize bakarken, gözlerini gökyüzüne dikmişken iç çekip şöyle söyleyen insanlar göreceksiniz:

"Offf kocaman bir bengülük yapmaya ihtiyacım var."

Tabii sıkılan kalplerin gönül ablası olmadan önce sadakat, rahatlık, tembellik ve kararsızlık gibi özellikleri çok çok çok uzaklara atmam gerekir. Bunun için de zaman gerekir. Ama zaman geçer ve geçer ve geçer. Değişiklik zamanı sevmediği gibi zaman da onu sevmez. Ben de zamanı sevmem...

Ne güzel demiş Jeff Ament Singles'ta kollarını iki yana açarak;

"While we're young..."

Thursday, April 24, 2008

sigarasız günler...

İnsanlık için küçük, benim için büyük bir adım attım 5 gün önce. Akşamdan kalma geçirilen bir Pazar günü cumartesi gününden kalma karmakarışık öğünler (kısır, püre, pırasa, pasta, çilek vs...), litrelerce bira ve her bardağa düşen sayısız sigara midede o kadar kötü bir karışım yaptı ki sabah sabah gözlerimi kovanın içinde açtım.
Sanırım bağımlılıklardan kurtulmak için böyle leş zamanlar gerekiyor. Kendimden ve vücuduma yaptıklarımdan nefret edip ayılınca dimdik ayağa dikildim ve gururlu bir bakışla "Sigarayı bırakıyorum." dedim. Eğer arkamda bir pelerinim olsaydı ahenkle havalanırdı, süper karizma olurdu.
5 gün oldu. Buraya yazmak bile içme güdümü tetiklese de kendimi engelleyeceğim.
Bu aşamada iradesini takdir ettiğim yumurtam ile nargile desteğini eksik etmeyen tek okuyucum Başak'a teşekkürlerimi bir borç bilirim...

Tuesday, April 08, 2008


Steve Hogarth
Marillion

Tuesday, February 26, 2008

Kendi burcum diye söylemiyorum, Kova burcuna bayılmamın bir nedenini daha buldum internette gezinirken.

Astroloji sitesinde şöyle bir tespit yapmışlar:


Kova tek kaşı yukarda sizi süzüyor;"Şimdi şu raporları bir an bırakın; evrenin tek ve sonsuz bir tapınak olduğunu ama bir çocuk tarafından yönetildiğini hiç düşündünüz mü?"

Wednesday, February 20, 2008

Sweeney Todd


Son iki haftayı sinemaya ayırmış durumdayım. Artık hiçbir sosyal aktiviteyi çekici bulmayan bünyem çareyi sadece karanlık bir salona girip herşeyi unutmakta arıyor. Büyük acılar filan yaşamış değilim. Sadece fazlasıyla sıkılıyorum.
Doğal olarak uzun zamandır beklediğim Tim Burton'ın yeni filmine biraz geç de olsa sonunda gittim. Film süperdi ve evet bir daha yeryüzünde yaşayan hiçbir erkeği çekici bulmayacağım.
Gerçekten de.
Herneyse filmin en çok etkileyen tarafı bu karakterin gerçekten de 1700 yıllarında İngiltere'de yaşayan bir seri katil olması. Sweeney Todd adlı bu psikopat zeki katil berberimiz
müşterilerinin boğazını kesip, cesetleri de hazirladigi bir duzenekle, dukkaninin altindaki mahzene atıyormuş. İlk cinayeti de berber koltuguna oturan sarhos bir denizcinin, az once gordugu bir kadin hakkinda konusmasi uzerine kendi sevgilisinden bahsedildigini anlaması ve sinirlenip denizcinin bogazini kesmesiyle olmuş. Bu cinayetten birkac sene sonra Todd, Fleet Street 186 numarada, ust katinda oturdugu iki katli bir binada kendi berber dukkanini acacak kadar para biriktiriyor ve bir şekilde daha sonra sevgilisi ve suç ortağı olacak Sarah Lovett ile tanışıyor. Bayan Lovett, iki katli dukkaninda Londra'nin en lezzetli etli borekleri oldugu iddia edilen borekleri yapip satan luks duskunu bir kadin. Bayan Lovett'ın mutfaginin, Todd'un berberinin de acildigi kanalizasyon ve magaralar agina gizli bir kapisi olmasi, Todd'un kurbanlarinin etlerinin burada boreklerde kullanilmak uzere hazirlandigi inancina yol açmış. Şehirde de korkunç kokular yükselmeye başlayınca gözler Sweeney Todd'a dönmüş.
Herneyse Todd tutuklanıyor ve insan etinden oluşan böreklerinden yiyen müşteriler Bayan Lovett'ı linç etmeye kalkıyor. İdam edileceğini anlayan Bayan Lovett cinayetleri itiraf ediyor ve üzerinde bulunan zehiri içip intihar ediyor. Sweeney Todd ise çocukken bir kez girdigi Newgate Hapishanesi'nde, 40 yil sonra, 2 Ocak 1802'de idam ediliyor.

*Ayrıntılı bilgi ve envai çeşit psikopat cinayet haberleri için http://www.crimelibrary.com/ adresine tıklayın.


Şimdi filmi izlemeyip de yazıyı okuyan bir elin beş parmağını geçmeyen blog okuyucularım için de bir notum var. Şahsıma küfretmeden önce filmin sonu hakkında hiçbirşey öğrenmediğinizi belirtmek isterim.

Keşke Türk berberler de bu kadar karizma olsun der ve yazıma noktayı koyarım.

Tuesday, January 29, 2008

Golden Compass

Kıskançlığın doruğa ulaştığı bir sahne... Bazen bu kızın yerinde olmak için yapabileceklerimi düşünüyorum. İnanın hiçbir sınırı yok.

Friday, January 25, 2008

Springsteen manyaklığı günlerimden...

Hayata dair öğrenmek istediğin birçok şey varsa kim olduğunu anlaman gerekir. Bitmek bilmeyen bir bilgi açlığıyla etrafını gözlemleyen, kitaplar deviren, uzun uzun gökyüzüne bakıp anlam arayan bir bünyeye sahipsen eğer... Ama artık öyle olmadığını biliyorum çünkü sen Bruce dinlersin. “Bruce” derken yüzün güler ve “Springsteen” derken saçma bir gurur yapışır yüzüne. Sen kim olduğunu ve o şarkıların çağrıştırdığı bütün anlamları bilirsin çünkü. Hayata dair öğrenmek istediğin bir çok şey bazen 3 dakikalık bir şarkıyla sonlanır.

Küçük hayatlara duyulan merakın asla tükenmediği bir duygu bu. Ve içindeki gerçekliğin ilk defa korkutmadığı bir film gibi zihninde. Gece yürürken ışıkları yanan bir eve bakmak, görünmez olmak ve saflığı ve karmaşayı sonuna kadar kabul etmek... Güzel bir anı sonsuza kadar durdurabilmek... güzel bir gülümsemeyi sabitlemek... çok çalışmak, sadece çalışmak istediğin için... ve eğlenmek.. deli gibi eğlenmek... bencil olmak, özgür olmak, gezgin olmak, aşık olmak...kafanı eseni istediğin an yapacağını bilmek, hem de hiçbir açıklama yapmadan... öpüşmek, sevişmek ve rüzgarı önüne alıp doğadan huzurlu bir nefes almak. kocaman hüzünlü bir şehrin içindeki umudu görebilmek ve gülümsemek... bazen dışından ve daha çok içinden... yalnız başına mutlu, özgür ve erdemli olmak... suratı olan kocaman ağaç gibi sabit ama başına buyruk olmak... sevmek... yüzlerce, binlerce ruhu sevmek... ve yerinde duramamak... çılgınlarca dansetmek... ardarda içkileri devirmek... kalabalık gruplara katılmak... sürekli değişmek.. ne olacağını düşünmeden risk almak... kendine inanmak, değişime inanmak... Bazen kocaman biri olmak. bundan 20 sene sonrasına gittiğini ve bir barda biranı yudumlarken hüzünlendiğini hayal etmek... ve 20 sene öncesine gitmek. Gözüne kestirdiğin hep aynı ağacın tepesine çıkmak ve endişelenen kalabalığa rağmen ağaçtan hiç inmemeyi seçmek... güzel olduğunu hissetmek, yüzüne vuran güneşin seni hep güzel kılacağını bilerek. Saçlarını rüzgara teslim etmek... Ve senden ayrı hareket eden bedenini bütün sadeliğiyle sunmak... suya, rüzgara, güneşe... herşeyi yapacak cesarete sahip olmak... tersine gidebilmek akıntının...

Gözlerini endişelere, kulaklarını yargılara kapamamayı da seçebilirdin oysa ki... Ama artık öyle olmayacağını biliyorum çünkü sen Bruce dinlersin. “Bruce” derken yüzün güler ve “Springsteen” derken saçma bir gurur yapışır yüzüne... Bu noktada sözlerini unutsan bile fon müziğe hep onu koymayı seçersin...

Monday, December 10, 2007

Buaralar yaşadığım garip tatminsizlik duygusu bütün dünyayı yutmama yetecek kadar. Ki onu yapsam ve geriye yapılacak hiçbirşey kalmasa bile geçmezmiş gibi bu duygu. Ama iki avucu açıp, elde olanlara bakıldıgında bile birşey denenmemiş aslında. Yani tatminsizlik duygusu tamamen "yeni" olandan uzak. Sadece eski şeyler zevk vermiyor. Bir sene boyunca hayatımı daha anlamlı kılacağını düşündüğüm ve bunun uğruna çalıştıgım şey bile o kadar da değmiyormuş 365 gün 6 saate. Geriye döndüğümde aklımda tek kalan şey Başak'la gittigimiz Hollanda tatili ve huzurlu Marillion. Yani 365 gün, 6 saat sadece 7 günlük bir zaman dilimi için çalışmış gibi gözüküyor. Bir insanın günlerini keyif alamadan geçirmesi kendine yaptığı en büyük haksızlık aslında. Yaşadığım evden çıkmalıyım ve bunu yapınca çalıştıgım ofisten ve bir gün bunu da yapınca doğduğum ülkeden çıkarmalıyım bedenimi. Bütün olay bedeni sürüklemekten ibaretse ruhu tatmin etmek ne kadar zor olabilir ki...
Gitmek ve yer değiştirebilmek...
Bunları hayal ederken Midlake'in Head Home şarkısı eşlik ediyor bana. Şarkı tamamen gitmeyi çağrıştırsa da sözleri geri dönmekle alakalı... Çayınızı koyun ve pencerenizde gözünüzün görebildiği en uzak noktaya dikin gözlerinizi. Çünkü Hayat Orda...

Wednesday, November 28, 2007

Yine "uzun zaman oldu yazmayalı" diyerek başlayacaktım cümleye. Zaten gördüğünüz üzere öyle oldu. Ama böyle uzun zamanlar bloguma elimi sürmeyince aklımdan geçen tek giriş cümlesi "uzun zaman oldu yazmayalı" oluyor. Böylece uzun zamanın bahanesi ile gelişme ve sonuç bölümleri de kendiliğinden uzayabiliyor. İlahi adalet. Biraz önce parmağımı pencereye sıkıştırdım ve baş parmağımın arka tarafında (ki şekil olarak en sevmediğim parmak kısmıdır) uzun ve tombul bir siyahlık var. Mor mu yoksa siyah mı diye uzun süre inceledim kendisini ve siyah olduguna karar verdim. Şekil olarak solucana benziyor. Derimin altında yaşamaya karar vermiş bebek solucanın üstünü yara bandıyla kapattım. Artık bir yere kaçamaz. Sıkıcı ofis hayatında kendini eğlendirme çabaları bunlar... Ofis hayatından her zaman nefret etmişimdir oysa ki. En çok da sıkıcı ve sessiz olanlarından. Bir türlü çıkamayan dergi halk arasında efsaneleşmeye başlıyor yavaş yavaş. Her efsane gibi bunun da gerçekliğine inanmıyor kitleler. Efsaneyi yayan dört kişiden biri olan ben de inanmıyorum artık. Yine de güzeldir işte birşeylere inanıyormuş gibi rol yapmak. Bu kadar. Hangi bölüm gelişme, hangi bölüm sonuçsa artık...

Sunday, October 21, 2007

A philosopher once asked, "Are we human because we gaze at the stars, or do we gaze at them because we are human?" Pointless, really...”Do the stars gaze back?" Now that's a question.

me and you and everyone we know

we could be heroes just for one day

Saçma sapan geçen bir Pazar gününün ardından eve gelip rahatlatacak bir müzik açıp düşünmeye başladığımda bazen kendini en az senin kadar ezik, çirkin ve sıkıcı hisseden bir arkadaşın olduğu için sevinebiliyorsun. birlikte sıkılabilmek bile özen gerektiriyormuş mesela. hayat gerçekten salak saçma bir boyut kazanıyor bazen. yapacağin o kadar güzel şey varken ama ne yaparsan yap tatmin olmayacak bir günündeysen eğer ,kendini bir odaya kapayıp Dire Straits dinlemek iyi gelebiliyor. Bir de düşünüyorum, dinlediğim müziklere uyum sağlayabilen bir ülkede yaşamak daha mı iyi olurdu. Cevabı o kadar uzun zamandır biliyorum ki aslında. Bugün düşüncelerim sürekli başka yerlere sürükleniyor ve ben su an oldugu gibi hiçbirşey düşünmeden yazmayı çok seviyorum. Bugün kendimi sevdiğim anlar oldu ve o anlarda hep bu güzel huzurlu odadaydım. müzigim açıktı ve ellerim ve gözlerim haraket etmeyi seviyordu. Dışarı çıkınca ne değişti acaba. bugün havanın rengi gri, kafamı havaya kaldırdım ve griliğe baktım. içim büyüdü. o kadar büyüdü ki korktum bir an. dedim ki "5 senem var muhteşem değişiklik için" "5 sene sonra muhteşem değişiklik içinde yaşıyor olmalıyım" kontrolcü olmadığınız ve endişeli gözlerle bakmadığınız sürece siz de katılabilirsiniz. yeter ki günün sonunda eğlenceli bir günü geride bıraktığımızı düşünerek gülümseyelim.

Şarkı önermeliyim bir de. Belki içinizden biri birgün benim gibi hisseder sıkıcı bir Pazar günü. Hayalleriniz için kotalar koymak yerine biraz cesaret ararsanız ve bu cesaretin bir şarkıyla geleceğine inanırsanız

Dire Straits - On Every Street

Friday, October 19, 2007

sağdan soldan yukardan aşağıdan salak saçma düşüncelerle kendimi büyük bir saldırı altında bıraktığım anlardan birinde, neden bunu uzun zamandır kendime yaptığımı düşündüm ve elime çayımı aldım vapurun arka tarafına kuruldum. Yani gerçekten gereksiz bazı şeyler eğer elime çayımı alıp gözlerimi kapatıp rüzgarı hissedebiliyorsam. Kafamı karıştıran şeye yakınlaşmalı mı uzaklaşmalı mı, yoksa sadece bırakmalı mı bünyeyi... Garip işte. İnsanoğlu düşünüyor ve yaşadığı anı mahfediyor. Vapur seferleri bitiyor, çaylar soğuyor fln... Sonra finikülere bindim ve birkaç dakikalık teknik bir hatada anında paranoya yapıp öleceğimi hayal ettim ve işte daha mutluyum. Bu noktada bütün ihtiyacım olanın ölme korkusu olması da garip. Basit düşünmekten utanmamalıyım aslında.

"we are human after all"

Bir de şarkı öneriyim
Ölüm korkusu yaratma gibi bir lüksünüz yoksa dinleyin.
Bruce Springsteen: Worlds Apart

Saturday, October 06, 2007

ne zaman geldiğini anlamadığım bir değişim yine. tıpkı bir sabah kalkıp artık eskisi gibi olmadığını hissettiğin anlar gibi. seni bu kadar çabuk değiştiren hiçbirşey olmasa da hayatında, bir sabah kalkıyorsun ve düşüncelerin farklı yönlere kaymış. Hangi yöne gideceğini bilememenin korku ve heyecanıyla karışık garip bir duygu hapsediyor seni. Ama en çok kendini açıklama derdi durduruyor.
"Sana bu yeni insanı nasıl anlatabilirim ki... Sevip sevmeyeceğin umrunda değil, sadece duruma uygun en doğru cümleler nasıl çıkar içimden. "
İşte böyle birşey. Sanrım sadece bu nedenle yeni olan herşeyin çekim kuvvetine katılmak kolay. Yeni bir şarkı, yeni bir duygu, midene ilk defa girecek yeni bir yemek, sokaklarında ilk defa yürüyeceğin yepyeni bir ülke ve sadece değişimini tanıyacak yepyeni insanlar. Belki de bu yolla yarattığın yargılardan, suçluluk duygularından, alışkanlıklardan, onaylardan kısaca soyutlarsın kendini. Oysa uzun bir yol vardır önünde. Ta ki bir sabah kalkıp artık eskisi gibi olmadığını hissetiğin ana kadar...

Sunday, September 30, 2007

Thursday, September 27, 2007

Bir Gün

Bir gün yürüyüp gidecek
Ve özgür olacağım.
Faydasız olanları
Güvenli faydasızlıklarıyla bırakarak
Hiçbir adres vermeden ayrılacak
Ve kıraç topraklardan geçeceğim
Dünyayı orada bırakmak için
Sonra da endişeden bağımsız gezeceğim
Tıpkı işsiz bir Atlas gibi.


James Kavanaugh

Sunday, September 23, 2007

Nerden geldiği bilinmeyen wireless internetimin sonuna kadar keyfini çıkarıyorum. Sanırım komsulardan biri farkında olmadan bana teknolojinin kapılarını açıyor.

yazacak çok şeyim vardı yazmaya başlamadan önce.. böyle durumlarda susmak ve saçmalamamayı tercih etmek en iyisi...

öyleyse geceyi 80lerin seksi, asi, özgür ve mutlu rock müzikleri ile sonlandıralım. Sürekli dünyayı gezdigimizi, yarın iş olmadıgını ve aslinda hiç çalışmaya bile ihtiyacımız olmadıgını varsayalım.

MSG: When i'm gone

Wednesday, September 19, 2007

İnsanı yeni birşey almaktan daha mutlu eden birşey varsa, yeni alınan şeyi doyasıya kullanmaktır. evet sevgili bir elin beş parmağını geçmeyen blog okuyucularım sizlere yeni lap top'ımdan bildirmekteyim. (bkz: toshiba A200 1M4) Loş ışıklarımı açtım ve loş ışıklara en uygun sesi de açtım sonuna kadar. Sanki odanın içinde Bruce Springsteen var ve bir yandan etraftaki nesneleri incelerken şarkı söylüyor. Ne garip değil mi? Uzaklarda biri var ve hiç farkında olmadan birilerinin hayatına kimsenin kolay kolay getiremeyeceği kadar umut ve heyecan getiriyor...
neyse gün bütün olumsuzlarına rağmen değişik bir filmle, abzürd bir tuvaletle, bol yenilgili bir tavla oyunu, loş ışıklar, Bruce ve harmonika eşliğinde bitiyor. Ha bir de sıcak süte katılmış bir çay kaşığı kakao ve kahve ile...
Goodnight Neverland...

Monday, September 17, 2007

Haftasonu dertli olmanın binbir çeşit halini yaşarken aslında tek dert ettiğim yapacak bir şeyin olmamasıydı. Sonra 2 saniye kadar kısa bir sürede beynimi patlatabilecek kadar çok düşünceyi kafama sığdırma rekorunu tek başıma kırarken, aslında yapacak çok şey oldugunu ama hiçbirini yapmak istemeyişime dert edindim... kafamı dışarı çıkarıp havayı içime çekip bisiklete binmeyi tercih edebilirdim, ya da kitap okumayı, ya da fotoğraf çekmeyi ya da film izlemeyi fln. Tek yaptığım koltuğa gömülüp CSI Miami izleyip Horatio Cane'e inadına gıcık olmayı tercih etmek oldu. İnsan böyle zamanlarda o kadar uyuz oluyor ki kendine. Bile bile kendime uyuz olmama dert edindim. Kalktım odama gittim. Camı açtım ve bir sigara yaktım. Sonra sigara içmeme dert edindim. Sonra iki nefes alıp sigarayı söndürme gibi gereksiz bir masraf yapmama dertlendim. Hayat pahalıydı nasıl olsa. Hayatın pahalı olmasına, maaşımın az olmasına dertlendim. Ordan hooop çıkmayan dergiye dertlendim. Ordan yazmadığım kitabıma dertlenirken, gözüme ilişen çalmadığım gitarıma dertlendim... Beynim çok hızlı hareket ediyordu ve her 2 saniyede beynimde dolaşan 2 milyon düşünce dert edinmeme neden oluyordu. 2 milyon düşünce arasında şu cümle çıkageldi ki o sırada "Hook"u düşünüyordum sanırım: "İngilizler acil durumlarda bir fincan çay içer". ya da ona benzer birşeydi. Gittim hemen bir çay yaptım. Hareketlerim düşüncelerimden daha hızlı olursa dert edinme katsayım düşerdi belki. Neyse çay yaptım. Marillion koydum. Marillion amacımı yerine getirmem dertlerden uzaklaştırdı beni uzun bir süre. Kocaman bir gülümsemeye yol açtı. Ama birdenbire değişen şarkı yine dertlendirdi. Gülümseme gitti.
Şarkı dedi ki bana:
"You're gone and suddenly i can see. i'm in the shadow of you"

am i?

ama bu yalnızca benim. orda bu şarkıyı dinlerken yalnızca ben vardım ve yine yalnızca ben olacağım. Saçma bir düşünce di mi? Oysa kimse bir şey de yapmadı bana. Basından beri sadece benmişim engelleyen kendimi. Yine dert edindim. Bütün bunlara işte...
Daha fazla dert edinmemek için yeni planlar oluşturmalıydım kendime. Hikayelerim artık başlamalı. Uzayda geçen koca bir macera bekliyor beni... Bu kadar tembellik yeter

Tuesday, September 11, 2007


Bu fotoğrafı çektiğim sırada dükkanın sahibi bıçkın delikanlı "Abla sülük lazım mı " diye soruverdi. Onun için süper normal olan bu soru, benim için hayatımın en absürd sorusuydu. Ve muhtemelen de Afrika'ya gidip yerli halkla kaynaşıp, dillerini öğrenip böcekle fln beslenmediğim sürece de öyle olacak. Neyse fotoğraftan çıkartılacak ders sülüklerin her derde deva canlılar olduğu. Bu noktada tıpın ilerlemesi hiç mühim diil gerçekten. Hani bütün romatizma, mantar gibi hastalıkları iyileştirmesini anlayabilirim ama alt tarafa minnacık kaşıntı yazmaları gerçekten süper saçma.
"Sülükcüm sana zahmet sırtım kaşınıyor. Yok sağa. daha da sağa. Hah tam orası."
"Oldu mu abla"
:)

Friday, September 07, 2007

en cok da birseyler yasandığı zamanlar yazmak istemiyorum buraya. genelde tam tersi olur oysa ki... bir gün oluyor ve biri gidiyor yanından çok uzaklara. Bende her seferinde bunu binlerce filme konu olmuş şu sahneye benzetiyorum:
Kız yatakta yatar. Sabah olmuştur. Gözlerini açmadan kolunu yatağın diğer tarafına doğru uzatır. Bir süre boşluğu yoklar. Sonra gözlerini açar ve erkeğin gitmiş olduğunu görür. Ve bomboş bakar yatağın diğer kısmına...
Aslında hiçbir parçası bu sahneyle denk olmasa da, bende aynı hissi yaratıyor. o yatak sahnesini hiç yaşamamış olsam da. sanırım sadece o görüntüyü getiriyor aklıma.
neyse, bu süre zarfında bir konsere gidildi (Bkz: chris cornell). su an beynim ikinci konsere gidip gitmeme kararı ile boğusuyor. (Bkz: tool) Ama bir yandan da evde olmak, iki kelime etmeden film izlemek, gerinmek, gerinmek ve gerinmek var.

Monday, August 27, 2007

extra terrestrial

oysa yollarda aklıma o kadar güzel edebi cümleler gelmişti ki, şimdi hepsini unuttum.
içimdeki edebi cümleler ancak takıların felsefesi olarak dışa vuruldular ki, bu da zaten uzun süre yetecek kadar dalga geçme konusu oluşturdu...
ve bütün bu edebi düşüncelerin sonucunda çıkan aslında hepsinin bir yerde ne kadar anlamsızlaştığı... Bütün o yaşanacak dramalardan, üzüntülerden, sözlerden, şüphelerden, vaatlerden, özlemlerden ve umutlardan delicesine sakınmak isterken aslında Peter Pan saflığıma geri dönüyorum. Sevgi ve özgürlük varoldukça herşey mümkün nasıl olsa.
Bu da herkesin cevaplamaya çalıştığı bilindik soruyu benim için fazlasıyla basitleştiriyor.
Bir adaya düşsem yanıma sadece 2 uzaylı alırım ve sonsuza kadar mutlu yaşatırım onları...

Wednesday, August 22, 2007

bozcaada:)

Bir gece dört tekerlekli bir araca biniyorsun. Bütün dünya hep aynı yatakta uyurken, hep aynı olan işlerine gitmek için hazırlanırken, hep aynı televizyon ekranına bakarken dört tekerlek seni o an bambaşka bir boyuta geçiriyor. Ve başka bir şehir. Gezmenin en çok bu yanını seviyorum zaten. Ben hareket ederken, bütün bir dünya yerinde sekiyormuş hissi. Bu seferlik gezintim kısa mesafe olsa da, yarın denize gireceğimi bilmek o kadar güzel ki...

İlerdeki hareketler iki kanatlılarla gerçekleşsin... belki devasal bir kuş ya da ejderha... yakın planda bir uçak bile olabilir bu.

Thursday, August 16, 2007

her ay mı yaşanır şu salak isteksizlik hali ve koca bir dünyayı mideye indirme isteği... duramıyorum. gelsin bisküviler, çikolatalar, tatlıya dair ne varsa artık... hansel ve gratel olma salaklığını bile gösterebilirim şu an . sonunda cadı tarafından yenmek olsa bile...
ve bu odun şekilli ve canlı olsa tamamen odun bir karaktere sahip olacağını düşündüğüm sandelyeler afedersiniz popomda ağrıdan acıya geçme boyutu kazandı. sanırım bu sandalyeleri yapmak için kesilen ağaç gerçekten mutlu değilmiş o ormanda. Ormanın yağmur almayan tek bölgesinde yetişmiş ve sürekli güneşi çekmiş üzerine. Zamanla o kadar katılaşmış ve yabanileşmiş ki hiçbir canlı barınmak istememiş bu ağacta. Ama sonunda bir insanın işine yarayabilecek bir forma girdiğinde de hiçbir şey kaybedememiş odunluğundan. Uyum sağlamak lazım değil mi hayatta?? Ben de çoğu zaman tercih etmediğim formlara girebiliyorum ama odun olmaktan başka seçenekler buluyorum kendime. Hadi birazcık ders al ve yumuşat kendini. böylece tek düşündüğüm eve gidip, yumuşak koltuklara gömülmek olmasın.

Tuesday, August 07, 2007

Büyüdükçe Bruce Springsteen olsa da, Easter tadında bir şarkıyla yön alsa hayatım şu an. Tıpkı İtalya'daki o huzurlu kampa ilk ayak bastığımda onu duyduğum gibi. Ve seneler sonra masal gibi bir şehirden, yüzlerce insanın arasında o şarkıyı o büyülü sesten dinlediğimde mutluluktan gözlerimin dolması gibi... Ve onu anlayan birinin o şarkıdaki soloyu çaldığı penayı bana uzatması gibi... Bu şarkı hep büyü ve heyecan getirdi hayatıma. Alakasız zamanlarda karşıma çıktığını farkettiğim zamanlarda bile. Bazen bir insan kılığında, bazen de rüzgar ya da ağaç. Küçük Prens'in kayboluş resmindeki duyguya benzer birşeyler işte. Serin ve huzurlu...
Şimdi her dinlediğimde o duyguyu kaybettiğimi düşünsem bile her an karşıma çıkacakmış gibi.
Ve yine romantikleşen bünyem şu an ofiste olmamalı ama yazma ihtiyacım önlenemez boyutlara geldi. Ya da gezmek ve nereye gideceğimi bilememek isteği.. Hepsi bitmek bilmeyen özgürlük arayışı yüzünden olsa da... neyse devamı yok. şu an ne düşündüğümü bilmeden yazıyorum ve böyle olması da hoşuma gidiyor. yapılacak çok iş var, gidilecek çok yer var. peki bu durumda o "deja vu" dedikleri zımpırtı hangi noktada işe yarıyor. Ve tekrar "Easter"... işte deja vu...
Şu herkesin okumaya başladığı kitabı elime aldım. Bir nevi faydalı bir bilgi bulmak için. Diyor ki evrene yaydığın bir enerji varmış ve o enerji gelir seni bulurmuş bir gün ve beraberinde de kocaman dileklerini sunarmış sana. Son zamanlarda evrene yaydığım enerji hafif gri ve karman çorman bir bulutsa, karmaşık düşüncelerin ve hayallerin de beni bulması kaçınılmazdı gerçekten. İyi enerjiler saklıyorsam kendime, bir kısmını ihtiyacı olana vermek içindir. Bu enerji güçlendikçe bencilleşir ve bütün gücünü kendine saklamak ister. Yapayalnız ve güçlü bir birey olmak ister. Haklıdır da. Yolun sonunda güzel şeyler onu beklese de evrendeki enerji paylaşılmak ister. Ama evrene yaydığın enerji sadece sana aittir ve diğer güzel enerjilerle buluşmak ister. Burdan çıkaracağımız sonuç şudur sevgili bir elin beş parmağını geçmeyen blog okuyucularım. Herkesin enerjisi kendine. Evren mutlu olmanız için ve daha büyük oranda mutsuz olmanız için size fırsatlar sunarken, ruh halinize göre de insanları üzerinize çektiğinin farkındadır. Bu sebepledir ki Trident reklamının muhteşem ruhu her zaman yüzümü güldürmeyi becerir. Enerji budur işte, çekim gücüne karşı koyamazsınız.

Monday, August 06, 2007

bir iyisin, bir kötü... iyi, kötü, iyi, kötü.... böyle giden bir döngüyü beyninin sağ tarafı normal karşılarken, sol taraftaki duyarlı kısım böyle olmaması gerektiğinin sinyallerini veriyor. Oysa biliyorsun ki kararlı bir gülümseyişten başka hiçbirşey istemiyorsun hayatında. Bir yandan ayaklarını uzatmış çayını yudumlarken, elindeki gazeteyi gerçekten okuyabilmek istiyorsun. Arkada sürekli çalan o kendi oluşturduğun fon müziği biri kapatsın istiyorsun. Ama o kumanda sadece sende, bunu da biliyorsun. İstediğin müziği dinleme özgürlüğün, istediğin kadar okuyabilme ve yazma özgürlüğün de elinden alınmayacak tek şey. Bunu da biliyorsun. Kendin için yarattığın özgürlük bağımsızlıkla bağdaştığında fon müziklerin sayısı artacak belki de...
Ve yine biliyorsun böyle bir hayat değil sana sunulan. Hafif yağlı ve kulak memesi kıvamı...

Tuesday, July 31, 2007

hop hop horraay

bir durdurabilsem içimdeki bu bitmek bilmeyen saçmalama güdüsünü. Durdurmam gereken zamanlar artarken, aklımdaki "la vita e bella" sahneleri gitmiyor. Saçmalamak güzeldir. Aynı yağmur yağdığında şemsiyeyi fırlatıp su birikintilerinde zıplamak gibi, yürürken bağıra bağıra şarkı söylemek gibi, kocaman bir gözlüğü suratına yapıştırıp bıyık altından gülümsemek gibi...
Herşey saçmalamayı gerektirebiliyor yanında doğru insanları tutarsan.
Yalnızca iki tip insandan uzak durmak gerekli:
Yaşlandıkça kulakları kafalarından büyük olan insanlar
Ve konuşurken alt dişlerini sıkanlar
Gerisi boş...

:)

Thursday, July 19, 2007

Dün gece yatmadan önce şunu düşündüm. illa birşey düşünerek uykuya dalmam gerekiyormuş gibi. Aslında genelde salak saçma düşüncelere dalmam gerekiyor, muhtelif karamsarlık bünyeyi ele geçirmesin diye. Herneyse ne diyordum. Acaba hayatta en çok kullandığım üç kelime nedir diye düşündüm yatmadan önce. Şöyle bir sorunun cevabı bir çok insanın hayatına anlam katabilir. Mesela Platon'a sorsalar hayatında en çok kullandığın üç kelime ne diye, hayat, tanrı, varoluş gibi birbirinden anlamlı kelimeler dizebilir. Ama soruyu kendime yönelttiğimde şunlar çıktı. "Abi"ve "bilmiyorum". 3.yü düşünürken yanlış kullandığım ve sevgili bilirkişi tarafından aydınlatıldığım kelime geldi aklıma. "Hoşçakal".
Ama son birkaç ayı baz alırsak bu kelimeler "do it yourself", "populer" ve "proje" olarak değişti. Ve en az Platon'unki kadar anlam kattı günlerime. Ve salak saçma düşüncelerle saat 2'yi geçti. Uykunun tatlı kolları yerine, beynin ızdıraplı saçmalarında gezinmeyi tercih etmeyi, şu an hayatımda uyguladığım birçok şeyle bağdaştırabilirim. Ama sanırım gerek yok çünkü
sadece gelecekteki mutluluğu için çabalayıp bocalayan bünyem, son birkaç ayda büyük gelişmeler gösterip anı yaşamayı öğreniyor. Herşey ne kadar karmaşık olsa da şu an, geleceğimin tatlı bir Bruce Sprignsteen şarkısından ibaret olacağını biliyorum...

Dileklerim hepiniz için efendim;
Namaste and good luck

Wednesday, July 18, 2007

Arabanın arkasındayken farkettim. Yalnız kalmanın yüzüme çarpan rüzgarla nasıl bağdaştığını. Oysa yalnızlıktan uzak kavramların arasında içine gömülmek ve o an kimsenin seninle konuşma zahmetine girmeyeceğini bilmek güzel. Küçüklüğümden beri sevmişimdir, geceleri arabanın arka tarafında oturmayı. Camı sonuna kadar açmayı ve kafamı kaldırabildiğim kadar yukarı kaldırıp gökyüzüne değen binalara bakmayı. Farklı ışıklara bakmayı, çirkin tabelaları hayranlıkla izlemeyi ve değişiklik olsun diye kocaman kızgın bir şehirin içindeki güzelliği farkedebilmeyi...
Ve aradan hatırlayamadığım kadar uzun bir zaman geçse de yalnız kalmak tam anlamıyla bu olmalıdiye düşünebildim. Bangır bangır müzik çalan bir arabanın arkasında, bir sürü şarkı sözünün arasında olsam da... Kimse ne düşündüğümü bilmezken ve kimse ne düşündüğümü merak etmezken.. Kimse neye baktığımı bilmezken ve baktığım şeyler beni görmezken... Tam anlamıyla gerçek bir görünmezlik hissi.
Bir rüzgar esse, bir şarkı çalsa ve benden başka kimse bilmese orada olduğumu.

Monday, July 09, 2007


Bir sürü sözcüğün arasında otururken, üzüldükçe gerçekleştiğini anımsayan bir kıza tutunuyorum.
Oysa güneş ışınlarının, yağmurun, renklerin, yaprakların ve rüzgarın ehlileştirdiği bir ruhum olsun isterdim.

Sürekli bekleyip yanılmalarla geçiyorsa zaman, hiçbir şey üzerinde düşünmeye değmiyordur belki de... Peki neden düşünüyoruz?

Farklılık, rüzgarla gelen bir değişim sanki. Öyle huzurlu gelen, serin, farkettirmeden...

Wednesday, May 16, 2007

is this love

Bir kaç ay önce bugünlerin gelmesi, hatta yavaş yavaş geçiyor olması o kadar uzaktı ki. Seviyorum herşeyin ilacının zaten hep bizde olan birşey olmasını.

Sanki bendeki salak mutluluk hali bütün şehre yayılmış gibi. Prozac toplumu bireyi gibi düşünmemeliyim kendimi ama nedense herkes daha bir rahat gözüküyor gözüme. Vapurda sallamadan osuran amcalar, arabanın içinde sanki yapayalnızmış gibi burnunu karıştıran insanlar ve yolda tek başına yürürken gülümseyen teyzemlerin sayısı gittikçe gözüme çarpmaya başladı son zamanlarda. Kendini ifadeden yoksun halkımız, cumhuriyet mitinglerinden mi bilinmez yavaş yavaş açılmaya başladı sanki. Ya da bendeki aşk hali herşeyi güzel görmemi sağlıyor. Bugün türbanlı tek kişi görmedim mesela ve birkaç araba yaya geçidinde yol bile verdi.

Özetle aradan 6 ay geçti ve yarın geliyor koca Hagrid'im.

Ve şimdi de tüm sevenler için Bob Marley ve Bengü ikilisinden geliyor:

Is this love, is this love, is this love that i’m feelin’


Friday, May 11, 2007

yine yeniden

Dışarda geçirilen bir iş gününden sonra saat 8 oldu hala ofisteyim. Son vapuru kaçırdığım için burda oturup trafiğin azalmasını bekleyeceğim. Bu süreçte de işe dair tek kelime birşey yazmayacağım. Bu bekleme süresini şöyle de harcayabilirim. Sabah koltukta uyandığımı farkedip bir cuma akşamı ofiste sızmış olmanın salaklığını hissedebilirim.
Dün gece Spider Man 3'e gidip uykusuz kalma gerzekliğinde bulundum. Üzerinde yorum yapmayı bile haketmiyor. Sakın gitmeyin o filme. Sakın!
Marillion fotoğraflarına devam etmeden önce
Dinlemeniz gereken bir şarkı:
Cindy Lauper - Time After Time

*Şu ana kadar yazılmış en romantik şarkı.

Neyse neydi asıl amaç. Evet fotoğraflar. Ben bakmaktan sıkıldım biraz da siz sıkılın.





Thursday, May 10, 2007

Los Marillios

ve geldim. muhteşem Amsterdam'dan, Utretch'den ve yüce Marillion'dan geriye kalan kocaman bir gülümseyiş şimdi. 1 haftalığına ülke sınırlarında olmamak, sadece bir gezgin ve grupie kimliğine bürünmek iyi geldi. Hatta o kadar iyi geldi ki monoton ev ve sıkıcı iş hayatım daha bir batmaya başladı gözüme. Buna da alışacağız. Ama dediğim gibi Mayıs ayı güzel bir ay. Haftaya bayıcı askerlik anılarını bile önemsemiyeceğim kocaman biri gelecek yanıma. Ve 24 yıldan sonra (ayrı yaşadığım 9 aylık o yumurtayı saymıyorum) sadece kendime ait bir kaç metrekareyi de organize etmeye başlayacağım.
Geldiğimden beri Marillion dinleyemiyorum. En büyük hayalimi gerçekleştirmenin şaşkınlığından olsa gerek, ne zaman dinlesem suratımdaki anlamsız sırıtmayı gizleyemiyorum. Bu sokaklarda sırıtan insanlara da garip bakıyorlar çünkü.
Neyse, hayatımda gördüğüm en heyecanlı, garip ve eğlenceli şehir Amsterdam bütün karmaşı ve halisinasyonlarına rağmen sevdirdi kendini. Kesinlikle bir daha gidilmeli ve kesinlikle bir daha Marillion dinlenmeli canlı olarak.
Hayal ettiğim gibi Seteve Hogarth'la yanak yanağa pozlar çektiremesem de Pete Trewavas ve Steve Rothery yetti diyebilirim. Hatta konserde Rothery'nin bana özel olarak penasını uzatması rock star fantazilerimin de bir tanesinin gerçekleşmesine neden oldu. Şanslıydım galiba:)


Fotoğraflar asıl konserden 1 gün önce Almelo'da düzenlenen imza günü ve kısa akustik performas'ta Başak tarafından çekildi. Kendisine tekrar teşekkürü bir borç bilirim. Diğer fotoğrafları da koyacağım zaman buldukça. Ama önce merak edenler olursa diye işte size bütün hayranları şaşırtan süper bir set list: :)
Splintering Heart
Faith
Somewhere Else
Thank you Whoever You Are
A Voice From The Past
The Invisible Man
Fantastic Place
You're Gone
Afraid of Sunlight
King
Beautiful
Man of a Thousand Faces
Between You and Me
Neverland
Easter